Canım yazarım Michael Connelly’nin “kesinlikle okunmalı” dediği bir kitaba yüz çevirirsem büyük ihtimalle çarpılırdım. Serinin ikinci kitabında, Ruhlar Mahkemesi’nde öğrendiğimiz anomalilere ve aydınlanmalara ilaveten, tanıdığımız karakterlerin farklı maceralarına konuk oluyoruz.
Sonuncu Penitenziere rahibi Marcus, ona iletilen talimatlar doğrultusunda yine azılı katillerin peşine düşüyor. Ama bu kez yalnız değil. Her zaman isabetli fikirler yürüten, anomalileri herkesten önce fark eden rahip, bu defa suçluları koruyan karanlık güçleri öngöremiyor. Bu da onun soruşturmasını derinleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda denklemine yeni problemler ekliyor.
Sandra yine içine çekileceği karanlıktan habersiz, olay yeri fotoğrafçısı olarak işine devam ediyor. Roma’nın altını üstüne getiren vaka sayesinde Sandra’yla Marcus’un yolu tekrar kesişiyor. Ayrıca Komiser Moro’da kendi yöntemleriyle birlikte işlenen vahşi cinayetlerin izini sürüyor.
Merkezine kötücül bir vakayı yerleştiren kurgu, kitaptaki karakterleri yörüngesinde hızla döndürüyor. Her birinin bulduğu ipuçları, izledikleri yollar, çözümlemeleri ve sınanmaları birbirlerinden farklı. Dolayısıyla karşımıza Ruhlar Mahkemesi’nde olduğu gibi aksiyonu bitmeyen, çok katmanlı bir olay örgüsü çıkıyor. Yine yazar, sistematik olarak sanat tarihini ve dini esas alarak; kilise kanunlarını, ayinleri, ritüelleri, İsa’nın şehitliğini ve tanrı bilimini farklı perspektiflerden sunuyor. Bana göre bu felsefi bakış açısı, yazarın pragmatizme olan ilgisinden kaynaklanıyor. Cümleleri sorgulatıcı ve eleştirel olmanın yanı sıra, kendi içinde baskın bir netlikte barındırıyor. Neyse, bu başka bir günün konusu.
Şu saatlerde üçüncü kitabı da bitirmek üzereyiz. Marcus ve Sandra serisinin, polisiye haricinde özellikle teoloji, tarih ve sanat severleri