Çocuklukta oyun sadece eğlence değildir; insanın sınırlarını, kaybetmeyi ve kazanmayı öğrendiği ilk alandır. Bu deneyimi yaşamayanlar, rekabeti doğrudan kurmayı değil, dolaylı yollarla yönetmeyi öğrenir. Yani mesele oyun oynamamış olmak değil; rekabeti sağlıklı öğrenmemiş olmak. Oysa oyun dediğin şeyin bir kuralı vardır: Biri kazanır, biri kaybeder. Örneğin, sanal dünyada birinin ilerlemesi için diğerinin ölmesi gerekir. Bu nettir. Dolaylı değildir, saklanmaz.
Bazı insanlarla iletişim kurmaktan çekinirim; rakip gördüğüm için değil, oyuna dahil olmamak için. Erkeklerin çoğu çocukken futbol gibi rakipli oyunlarla büyür; kazanmayı da kaybetmeyi de öğrenir. Ama sahaya hiç çıkmamış, köşede oturup izleyen ya da kendi dünyasında kalan erkek çocukları da var; onlar da rekabeti doğrudan kuramadığı için aynı dolaylı yollara kayar. Hemcinslerimde ise bu daha yaygın. Çünkü çoğu, çocukken rekabeti açıkça yaşayacak alan bulamadığı için büyüdüğünde bunu insan ilişkilerinin içine taşır. Hatta bazen öyle bir konfor alanında büyürler ki; paylaşmayı, rekabet etmeyi, kaybetmeyi hiç deneyimlemezler. Abisinin eskilerini hiç giymemiş, hiçbir şeyi bölüşmek zorunda kalmamış bir çocuk, büyüdüğünde de sınırla karşılaşınca doğrudan rekabet etmek yerine dolaylı yollara başvurur.
Bir de kendi dünyasında büyüyüp kalanların yetişkin hâli var. Yüzüne bakıp tek kelime edemez; ama arkandan kurduğu cümlelerle kendini var zanneder. Bildiği şey ne iletişimdir ne de hakikat; sadece dedikodu, ima ve alay. Kendi kurduğu küçük oyunun içinde dolaşıp durur.
Ve şunu unutma:
Kazandığını zannetme.
Ben ölmene kıyamadım.
Yazarlar: Ben, ChatGPT