Şefin eşinin tartışmaya katılması özellikle hoşuna gitmiş gibiydi Abdül’ün. Fulya’nın paketinden bir sigara çıkartıp yaktı. “Devrimcilikten ne anladığımızla ilgili olabilir,” diye yanıtladı. “Önce devrim yapacağız sonra halkı eğiteceğiz türü bir yaklaşım asla başarılı olamayacağı gibi ben bunun herhangi bir totaliter ideolojiden farkını göremiyorum. Doğru düzgün bireyselleşmeyi başaramamış insanlardan doğru düzgün bir toplum yaratmasını bekleyemezsin. Benim için devrimcilik, öncelikle halkı, halk olmaktan çıkartmakta yatar. Elbette insana yakışan sosyalizmdir ama insanın da sosyalizme yakışması gerekir.”
Abdül bacak bacak üstüne atıp şöyle bir düşündü. “Halk,” deyip dudaklarını şapırdattı, “neye ihtiyacı olduğunu bilemez, ancak fevkalade güzel razı olur. Hiçbir büyük dönüşüm, ilerleme, buluş, kitleler sayesinde gerçekleşmemiştir. Hatta ekseriyetle tersi doğrudur. Halk kadar yenilikten, orijinaliteden nefret edeni yoktur ve kendileri için mücadele veren pek çok insanı seve seve ateşe atmışlığı da az değildir.”
Belki de mühim olan geleceği değil, geçmişi görebilme yeteneğiydi. Belki de hayatın kontrolsüz bir düşüş olduğunu kabul edip ona mutlu bir son aramak yerine, iyi bir hikâye olmasına gayret etmeliydim.