Kağıdın kanı akmazmış ama eğer akabilseydi, sanırım en çok bu kitabın sayfalarından akardı. Çünkü kitabın kapağı, İspanya İç Savaşı’nın ortasına açılıyor. Tarih kitapları savaşları, kazananları ve kaybedenleri anlatadursun, Hemingway savaşın ortasında kalan insanları işlemiş kağıtlara. Korkanları, sevenleri, bekleyenleri, özleyenleri…Savaşların haritalar ve cephelerden ibaret olmadığını anlatmak istemiş sanki.
Bu kitapta beni en çok etkileyen şey karakterlerin derinliğiydi. Robert Jordan, Maria, Pilar, Anselmo, Pablo… Neredeyse herkes kendi geçmişi, korkuları, zaafları ve doğrularıyla yaşayan gerçek insanlar gibi hissettirdi. Kitap boyunca kimse yalnızca iyi ya da kötü değil. Herkes savaşın içinde biraz kırılmış, biraz değişmiş ve biraz da hayatta kalmaya çalışıyor. Belki de bu yüzden kitap bana bir savaş romanından çok insan doğası üzerine yazılmış bir roman gibi geldi. Cesaret nedir? Sadakat nedir? İnsan hangi noktada vazgeçer, hangi noktada direnmeye devam eder? Uğruna yaşamaya değecek bir şey bulduğunda mı cesur olur; yoksa uğruna ölmeye değecek bir şey bulduğunda mı?
Çanlar Kimin İçin Çalıyor’u okurken zaman zaman yoruldum. Sonuçta Hemingway yaklaşık üç dört güne sığan bir hikayeyi altı yüz sayfaya yayıyor. Bazı bölümlerde ilerleyiş yavaşlıyor, hatta insan bir an önce köprünün patlatılacağı güne ulaşmak istiyor. Ama Hemingway’in amacı zaten olayları anlatmak değil; insanları anlatmak.
John Donne’un dizelerinden gelen başlık da kitabın ruhunu kusursuz biçimde özetliyor. Bir insanın ölümü yalnızca onu eksiltmez. Hepimizden bir şey götürür. Bu yüzden kimse sormasın ‘Çanlar kimin için çalıyor?’ diye. Cevap belli; bütün insanlık için.