Herifin biri sabah uyanıyor bir bakıyor burnu yerinde yok; hani biz sabah kalkınca anahtarları bulamayız ya bu adam direkt suratının ortasındaki parçayı kaybetmiş şaka gibi. Üstüne üstlük o burun üniforma giyip sokaklarda devlet memuru gibi dolaşmaya başlıyor ki sanırsın burnun kendisi adamdan daha kariyerli bir tip olmuş. Okurken "yok artık" demekten kendimi alamadım çünkü bu kadar absürt bir durum ancak Gogol'ün o garip hayal gücünden çıkardı herhalde.
Valla o koca burnun peşinde koşarken yaşanan o bürokratik saçmalıklar ve insanların tepkileri tam bir kara mizah örneği olmuş. Adam burnunu geri takmaya çalışıyor ama burun resmen artistlik yapıp "sen kimsin" moduna giriyor ki orada koptum zaten. Kitap aslında o dönemdeki rütbe sevdasını ve dış görünüş takıntısını fena tiye almış ama bunu yaparken bizi de o tuhaf rüya aleminin içine çekmiş. Neyseki kitap kısa da herif burnuna kavuşana kadar daha fazla şaşkınlıktan devreleri yakmadık. Sonuçta burnu havada gezenlere iyi bir ders vermek isteyen varsa buyursun okusun tam bir uzuv firarı rehberi olmuş bayıldım.
Bizim kahramanımız halkın içinden çıkıp o üst tabakanın ikiyüzlülüğünü suratlarına çarpıyor hani bazen bir haksızlığa uğrarsın da içinde fırtınalar kopar ya London bu fırtınayı resmen sayfalara dökmüş. Adamdaki o adalet arayışı ve hırs o kadar yüksek ki sanırsın tek başına bütün dünyayı devrim yapıp kurtaracak.
Valla o şatafatlı hayatların arkasındaki pislikleri öyle bir anlatmış ki insanın midesi bulanıyor bazen ama bizim halk avcısı hiç istifini bozmuyor. Kitap aslında tam bir sistem eleştirisi ama bunu yaparken de o Jack London sertliğini hiç elden bırakmamış helal olsun. Neyseki macera dolu da o ağır siyasi muhabbetlerin arasında uykumuz gelmeden sonuna kadar koşturabildik. Sonuçta zengini pataklayıp fakirin ahını almak isteyen varsa buyursun okusun tam bir başkaldırı rehberi olmuş bayıldım.
Dostoyevski abimiz bu sefer bizi Petersburg’un o bitmek bilmeyen beyaz gecelerine hapsetmiş resmen. Bizim hayalperest eleman sokaklarda aylak aylak dolanırken Nastenka diye bir kızı buluyor ama kızın aklı başka yerde çocuksa hala bir umut peşinde koşuyor. Hani bazen bir şeye çok yükselirsin de tam olacak dersin ama elinde patlar ya bu çocuğun durumu da tam o hüsranın zirvesi olmuş. Saf saf kıza aşık olup bütün hayallerini ona bağlıyor ama sonunda yine o rutubetli odasına geri dönüyor valla içim şişti okurken.
Kızın o eski sevgilisini beklemesi ve bizimkinin de buna yardım etmesi tam bir şampiyon sabrı yani ben olsam çoktan hadi ablacım yoluna derdim. Adam resmen tek bir mutlu an için bütün ömrünü feda etmeye hazır ama sonunda yine yalnızlık kazanıyor maalesef. Neyseki kitap kısa da o melankolik havanın içinde boğulmadan kendimizi dışarı atabildik. Sonuçta imkansız aşkın ve hayal kurmanın ne kadar boş iş olduğunu anlamak isteyen varsa buyursun okusun tam bir platonik çaresizlik rehberi olmuş bayıldım.
"Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana âşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar... Ama şimdi inanıyorum... Sen beni inandırdın... Seni seviyorum... Seni seviyorum... Seni istiyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında seviyorum... Seni istiyorum... İçimde müthiş bir arzu var... Bir iyi olsam! Ne zaman iyi olacağım acaba?"