Kitabı ilk okuyuşum değil, ilk okuduğumda yanlış bir yaşta olduğumu fark edememiştim, ağır gelmişti. Kitabın içindeki betimlemeleri anlayamamış, aktarılan duyguları kendimde bulamamıştım. Fakat tekrar okuduğumda anladım çoğu şeyi. Kitapta yer alan eskiden beni boğan betimlemeler sihirli bir dünyaya dönüşmüştü, anlatılan duygular, oluşturulan karakterler muhteşemdi. Sadece kitabı okumakla kalmıyor bir süreden sonra karakterlerin psikolojik tahlillerini de yapmaya başlıyorsunuz.
Kitap özünde bir aşk hikayesini anlatıyor. Genç Felix’in evli iki çocuklu bir kadın olan Madam de Mortsauf’a (Henriette) olan yasak aşkını okuyoruz. Yaşanılan gerçek aşk mıdır bilmem (Felix hiç güven vermiyor) fakat yazar Balzac öyle bir anlatıyor, aşkı öyle bir ifade ediyor ki, her okuduğumda beynim uyuşuyor. İnanılmaz bir ifade gücü, anlatılan o masumane ve muhteşem aşkı yaşamak için yanıp tutuşturacak kadar delice. Bunu sadece aşkı anlatırken tatmıyoruz. Felix’in yaşadığı sevgi eksikliği ve ailesinin ona veremediği ilginin açlığını, Henriette’nin ailesine, kurallara bağlılığını, sadakatini ve anneliğinden gelen sevgi ve şefkatini onlar kadar biz de hissediyoruz. Hiç bu duyguyu yaşamamış olsak bile Balzac’ın kusursuz tasvirleri bize yaşattırıyor bunu.
Devamında ana hikayeye dahil olan diğer kadınlara ve Felix’in yaşadığı duygusal karmaşaya eşlik ediyoruz. Yazılan mektuplarla anlatımın daha da güçlendiğini ve merak uyandırdığını, hatta kitabı hiç bırakmadan bitirme düşüncesini oluşturduğu kanısındayım.
Kitabı kapattım ama içine daldığım o vadi gözlerimin önüne düşüyor, o sessiz yeşillikler içinde ceviz ağacının gölgesini görüyorum, esen yeli kendi saçlarım uçuşurken hissediyorum hatta. Koşulan ya da üzerine uzanıp gökyüzünü izlediğimiz çimenleri adım adım biliyorum. Ben yaşıyorum sanki o evde,