Ve şuna inanıyorum ki, neyin iyi ya da zorunlu olduğuna karar verecek olan, ne hakimler ne insanların söz ve davranışları, ne de ilerlemedir; bu kararı verecek olan sadece benim yüreğimdir.
Yaşama dair en önemli sorun olan iyinin ve kötünün yanıtını bilmediğimiz ve daha bilmediğimiz yüzlerce şey olduğu halde, birbirimizi dinleme zahmetine katlanmaksızın hep bir ağızdan bağırıp duruyorduk. Üstelik bizi yeteri kadar ciddiye almayanlara da kızmaktan geri durmuyorduk.
Bir insanın dindar olup olmadığı, eskiden olduğu gibi bugün de onun hayatından ve davranışlarından az çok anlaşılabilir. Geçmişte olduğu gibi, bugün de Ortodoksluğu benimsediğini söyleyen insanlara, genellikle kendini aşırı önemseyen ruhsuz ve acımasız kimseler arasında rastlanır. Oysa akıl, doğruluk, dürüstlük, yufka yüreklilik ve ahlaklılık genellikle kendini inançsız kabul eden insanlarda görülüyor.
“Onun dediğine göre, rüzgâr denen şey yalnızca rüzgâr değildi… Okumasını bilmek gerekirdi onu. Bunu bilenler, rüzgârın içinde hayata dair hemen hemen her şeyi bulabilirlerdi. Çünkü binlerce bitkinin kokusu vardı rüzgârda, binlerce bitkinin şekli, rengi ve fısıltısı vardı. İnsan sesleri vardı sonra çeşit çeşit, hayvan sesleri, tepelerin yüksekliği, denizlerin genişliği, nehirlerin uzunluğu vardı. Rüzgârı okumasını bilenler, canları isterse, hiç görmedikleri bir denizin tuzunu bile tadabilirlerdi söz gelimi. Ya da yıllar önce ölen bir ihtiyarın, gençliğinde attığı gevrek kahkahaları bile duyabilirler.”