Kitaplarda yer almış bir öyküdür. Üç arkadaştan söz eder. Derler ki: Binli
yılların başlarında çağı etkilemiş üç İranlı vardır: Dünyayı gözlemlemiş olan
Ömer Hayyam, dünyaya hükmetmiş olan Nizamülmülk ve dünyayı titretmiş olan
Hasan Sabbah.
Canları sıkılan evli kadınları, itaatkâr köleleri, kendilerini satan ya da kiralayan fahişeleri, iç çeken bakireleri bir kenara bırakırsak, geriye kaç kadın, kendi seçtiği erkekle
buluşan kaç sevgili kalır? Yine acaba kaç erkek, sevdiği kadının, özellikle
başka bir şey yapamadığı için kendini sunan değil, bir başka nedenle kendini
veren bir kadının yanında uyur? Kim bilir? Belki bu gece Semerkant'ta tek bir
seven kadın ve tek bir seven erkek vardır. Neden sen, neden ben, diyeceksin.
Çünkü Tanrı nasıl bazı çiçekleri zehirli yaratmışsa, bizi de âşık yaratmış da
ondan.
Dört kent var ki, isyan yıldızı altında doğmuş. Bunlar Semerkant, Mekke,
Şam ve Palermo'dur. Bu kentlerin insanları, zorla olmadıkça asla
yöneticilerine baş eğmemişler, adaletin kılıcı olmadıkça asla doğru yoldan
gitmemişler. Peygamberimiz, Mekke'nin küstahlığını kılıcı ile gidermiş, ben
de Semerkant'ın küstahlığına adaletin kılıcı ile son vereceğim!
Nasıl mı dua ederim?
Güle bakarım, yıldızlara bakarım, yaratılışın güzelliğine hayran kalırım,
Yaradan'ın en büyük, en güzel eseri olan insana, bilgiye açlık duyan beynine,
sevgiye susamış olan yüreğine, duyularına, uyanmış ya da doyuma ulaşmış
tüm duyularına hayranlık duyarım.
Anlamadığım ya da hemen empati kuramadığım duyguları öğrenmek ve onları hayal edebilmek: Başkalarına karşı gösterdiğim şefkat ve içimizdeki şeyin kuruyup çürümemesini sağlayacak tek şey de bu. Belki tümüyle empati kurmak imkânsızdır ama denemeye devam edebiliriz. Bu bilgiye sahip olmamıza rağmen denemeye devam etmek, yapabileceğimiz en değerli şey.