İçimizde yaşamakta ve hüküm sürmekte olan bir takım görenekler var. Dünün düşüncesinin doğru saydığı ve ondan dolayı gönüllere ve kafalara giren bu göreneklerin artık bugün yalnız bir kelime ile adlandırılmaları gerekiyor: Kötü... Dünden miras kalan her kötü şeyle savaşırken, bu iyi olmayan görenekleri de unutmamak lazımdır.
Bunlardan biri "hemşehricilik zihniyeti"mizdir. Hemşehricilik zihniyeti, kötü ve pek kötü düşüncelerimizden biridir. Bu düşünceyi okumamışlardan başlayıp okumuşlarımıza ve hatta aydınlarımıza kadar pek çoğumuzda bulmak mümkündür. Hemşehricilik zihniyeti içimizde manevi bir hastalık halinde o derece kuvvetle yaşamaktadır ki, onun bizi düşürdüğü yanlışları bile görememekte, bu zihniyetle milletimize karşı kötülükler işlemekteyiz.
Hemşehricilik zihniyeti, ne yazık ki, bir nevi yurtseverlik gibi duyulmakta ve anlaşılmaktadır. Halbuki ilk bakışta iyi gibi görünen bu zihniyet, cemiyet hayatımızda kötü ve bazen çok kötü sonuçlar doğurmaktadır. Çünkü bu zihniyet bizde "hemşehriyi kayırma ve koruma" ruhunu yaratmış bulunmaktadır
Üzüntüyle söylemek lazımdır ki pek çoğumuzda "hemşehriyi kayırma ve koruma" ruhu vardır. Erzincanlı büyük memur, Erzincanlı küçük memuru kayırmakta ve korumaktadır. Çünkü o hemşehrisidir. Koruyan da, korunan da bunda bir kötülük bulmamakta, olayı, bir Türk'ün bir Türkü koruması kadar tabii görmekte. hatta bunu bir yurtseverlik (!) saymaktadır. Konyalı talebe, kavga eden Konyalı, Afyonlu arkadaşlarından birinciye yardım etmektedir. Çünkü o hemşehrisidir. Görenek ona bu yardımı pek tabii göstermekte, hatta bunu bir nevi yurtseverlik saydırmaktadır. Antepli filan, aynı yerden falana vazife başında da olsa, yumuşak ve müsamahalı davranmaktadır. Çünkü o hemşehrisidir. Bunun böyle olması milli bir gayret gibi sanılmaktadır. Edirneli
“Mükemmel bir hazır yiyici olmuştu, hiçbir işi, hiçbir sanatı yoktu. Kalbi boş, fikri boş, bütün günlerini tembellik içinde geçiriyor hatta kitap bile okuyamıyordu. Kendi kendisinden iğrendi…”
Aklımın ermediği sorunlarla karşılaştığımda, hep mağarada yaşayan halimizi düşünürüm. Sistemler mi yani bizi ilkellikten çıkaran? Hadi ordan, kocaman bir yalan bu. Güçlünün koyduğu kurallar bütünü "sistem" denen şey. Hiçbir sistem güçsüzün yaşamasına hak tanımaz.
Endonezya’da yaşayan 4 milyon kişilik Minangkabau anaerkil halkında toprak, miras ve mülkiyet tamamen kadının kontrolündedir ve erkek evlendiğinde kadının hanesine taşınır. Batı medeniyetinin rekabeti, güç deliliğini ve bencil çıkar arayışını kutsayan "erkek hiyerarşisi" karşısında; Minangkabau kültürü işbirliğini, ortak iyiyi ve barışı göklere çıkaran dişil bir matris sürdürmektedir. Bu muazzam nüfus (4 milyon insan), kadının merkezde olduğu toplumların marjinal birer kabile garipliği değil, son derece istikrarlı ve sürdürülebilir kitlesel uygarlık modelleri üretebileceğinin en net editöryal ispatıdır.