Nermin Yıldırım'ın Ev romanına yönelik eleştirel bir bakış:
Kitap, günümüz popüler edebiyat piyasasına ve modern anlatı türlerine dair çok önemli ve yaygın hayal kırıklıklarını özetliyor. Okurlar ve edebiyat eleştirmenleri arasında, bu tür ve benzeri çağdaş eserler hakkında ciddi tartışmalar dönüyor. Keza "Bilge Uzun'un Buda'yı ararken Rumi'yi buldum" kitabında da olduğu gibi.
Tüm bunlardan bağımsız özgün görüşlerimi ana başlıklar olarak özetlemek isterim.
Öncelikle edebi perspektifle ele alırsak sığ bir gezi anlatımı izlenimi ile birlikte okudukça derinlik kaybına uğrayan roman, bir kadının hem kendi geçmişine hem de farklı coğrafyalara Ogo isimli yol arkadaşı ile yaptığı seyahati merkeze alır.( Portekiz ve İspanya arasındaki hırıstiyanlarca hac yolu olarak adlandırılan Camino de Santiago Yolu)
Kitap, içsel bir "eve dönüş" ve arayış hikayesi vadetmesine rağmen, mekan tasvirleri ve olay örgüsü açısından derinleşememektedir. Edebi bir sorgulamadan ziyade, bir turistin gözlemlerini aktaran yüzeysel bir gezi günlüğü hissi yaratır.
Değerlerden kopuş ve miş gibi yaşamlar
modern edebiyatta sıkça eleştirilen "burjuva dertleri" veya "bireysel kozmetik sancılar" romanda da kendine sıkça yer bulur. Karakterlerin sancıları, hayata tutunma çabaları ve yaşam tarzları, toplumun geniş kesimlerinin gerçeklerinden uzaktır.
Batılı, konforlu ve steril bir "bireysel aydınlanma" çabası, yapay ve toplumsal değerlerden kopuk bir illüzyon gibi tınlar.
Acıdan prim devşirmek günümüz popüler kültürünün en büyük besin kaynaklarından biri "ajitasyon" ve "travma pornosu" olarak adlandırılan durumdur.
Karakterlerin geçmişteki kırgınlıkları, ailevi travmaları ve içsel acıları, edebi bir katarsise (arınmaya) hizmet etmekten uzaktır.
Acı, okurun empati duygusunu sömürmek ve hikayeyi ayakta
Böyürtkənli Qış
Artıq sevdiyim romanlardan biridir və həmişə xoş təəssüratla xatırlayacam.
Əsərdə iki fərqli zaman kəsiyində — 1933 və 2010-cu illərdə iki qadının taleyindən bəhs olunur. Hər birinin hekayəsi özünəməxsusdur.
Vera tənha bir qadındır. Keçimini təmin etmək üçün oteldə təmizlikçi işləyir. Rəfiqəsi ilə qatıldığı bir balda yaraşıqlı centlmen — Çarlz ilə tanış olur və nağıla bənzər bir eşq yaşamağa başlayırlar. Təbii ki, bu nağılda da "cadugər" əskik olmur… İllər keçir və Veranın oğlu itkin düşür; bununla da onun bədbəxt günləri başlayır.
Klerin tənhalığı isə tamamilə başqa formadadır. Həyatlarında baş verən bədbəxt hadisədən sonra əri tərəfindən tək qoyulan Kler, bütün acıları ilə təkbaşına mübarizə aparmalı olur. Bütün bunlar az mış kimi, əri Etan hələ bir köhnə sevgilisi ilə də flört edir! Klerin hekayəsini oxuduqca məni ən çox əsəbləşdirən obraz, təbii ki, Etan oldu. Klerin əri tərəfindən görməzlikdən gəlinməsi keçdiyi prosesi daha da çətinləşdirir.
Nə yaxşı ki, canım Klerin sevgisi hər şeydən üstün gəlir.
Veranın verdiyi qərarlar mənə görə olduqca "romantik" (həssas) idi. Əgər həyatında biri varsa, təkbaşına qərar vermək heç də onu çox sevdiyin anlamına gəlmir. Çarlzın da o qədər güclü xarakterə malik biri olmadığını düşünürəm. Sevgilin səndən ayrılır və sən bunun səbəbini bir dəfə də olsun onun öz dilindən eşitmək barədə düşünmürsən?!
Bəs bir-birindən 80 il fərqlə, eyni may ayında Sietli vuran o qəfil qar fırtınası sadəcə təbiət hadisəsi idimi? Əsla. Sara Jio bu fırtınanın altında Veranın və Klerin taleyini elə mistik bir bağla birləşdirir ki, həqiqəti öyrənəndə heyrətlənməmək olmur. Klerin arxivlərdə axtardığı o itkin körpə, əslində sadəcə bir reportaj mövzusu deyil, onun öz keçmişinin və soyunun gizli bir parçası idi. Zaman fərqli olsa da, ruhların
Böyürtkənli QışSarah Jio · Qanun Nəşriyyatı · 201744,9bin okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Piraye'de olduğu gibi yine eğitimli, aşka mesafeli ve uçarı bir kız; zengin ve bunu göğüslemeye çalışan bir erkek, yazlık ve çalıştığı için buraya gelemeyen baba, erkeğin ailesinin kızı istememesi, sevgilisi olan en yakın arkadaş (tam Türk dizisi) senaryosudur. O eserde de karakter davranışlarında bir şımarık çocuk tutarsızlığı, sinamekilik tadında olaylar cereyan ederken bunda da benzerleri yaşanır. Canan Tan'ın çok derinlikli bir yazar olmadığını düşündüm. Bence Elif Şafak çok çok daha derin bir isim.
Aslı Bursa'da yapılacak akademik bir etkinlik için rektörden davet alır. Hem tez yazmaktadır ve az bir zamanı kalmıştır hem de maziden kalan bir yara olan ve konuşma yapacağı yere Bursa Ticaret Odası Yönetim Kurulu Üyesi olarak katılacak olan Murat Alkanlı'yı davetliler listesi içinde görmüştür. Yine de ismi görünce daveti kabul eder.
Aslı özgürlüğüne düşkün ve uçarı bir kızdır. Murat onun üniversite aşkıdır. Kızlar ona hayrandır ancak onun ilgisi Aslı'nın üzerindedir. Aslı da ondan hoşlanmaktadır ancak onun aşık olmak konusunda bir yetersizliği vardır.
Aslı'nın babası İTÜ inşaat fakültesi mezunu bir mühendistir. Aydın ve solcu, bababacan bir adamdır. Aslı da İTÜ İşletme Fakültesi'ni kazanır. En yakın arkadaşı Ferda da aynı fakülteyi kazanmıştır ve birlikte okurlar. Ferda'nın dersaneden Bursalı Emre isminde bir erkek arkadaşı vardır. Çocuk sürekli Murat isimli çok yakın bir arkadaşından bahseder. Alkanlı Holding'in veliahtı, hazırlık okumamak için İngiltere'ye dil okuluna gitmiş, sırf dershane okumak için İstanbul'a gelip arkadaşını da yanında götürmüş bir gençtir. Sosyalist temayülle büyütülen Aslı daha hiç tanımadan çocuk hakkında adeta bir sınıf kini duyar. Sonunda Murat'la tanışırlar ve Aslı'nın çocuğu oldukça beğenir. Murat'ın arabası olmasına rağmen okula
kısacık mis gibi kitap. fazla düşünmeyin okumak için. melisa kesmezi bu kitapla tanıdım ve tüm diskografisini okuyacağım gibi duruyor. ayrıca sınav senem içerisinde okuduğum tek kitaptı.
Doğan Cüceloğlu okuyup etkilenmemek pek mümkün değil diye düşünüyorum. Sohbet havasında gerçekleştirilen güzel bi kitaptı. Bolca feyiz alınabilecek noktalar içeriyordu. Sağlıklı ilişkiler kurabilmeye yönelik örnekleri de bizim için rehber niteliği taşımakta düşüncesindeyim. İyi ki okudum kitabıdır kendisi benim için.
Edebiyat tarihinin açık ara en "gamsız", en "dünya yansa umrunda olmaz" başkarakterine sahip kitabıdır. Kitabın varoluşçu felsefesini tek bir cümleye sığdırmak gerekirse o da şudur: "Evrenin umurunda değiliz, e o zaman benim de evren umurumda değil; o halde hayde gidip bir kahve içelim."
Kitap insanın kanını donduran bana da daha ilk satırlarından "bu ne gevşeklik bre ehli deve" dedirten o meşhur cümlesiyle başlar: "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." Normal bir insan böyle bir durumda ne yapar? Ağlar, yas tutar, taziyeleri kabul eder. Bizim Meursault ne yapıyor? Cenazede kahve içiyor, ertesi gün kız arkadaşı Marie ile denize girip, üstüne bir de komedi filmi izlemeye gidiyor. Suç ve Ceza'daki Raskolnikov işlediği suçun ağırlığıyla vicdan azabından yataklara düşüp hummalar içinde kıvranırken, Meursault annesinin cenazesinde sadece "Güneş de ne yakıyor arkadaş" diye terlemeyi dert edinir.
Gelelim o meşhur plaj sahnesine. Olaylar gelişir, kumsalda tekin olmayan bir karşılaşma yaşanır ve Meursault cebindeki tabancayla bir adamı vurur. Neden mi? Nefret ettiği için mi? Derin bir felsefi hesaplaşma veya kan davası yüzünden mi? Hayır. Ter damlası gözüne aktığı ve güneş gözünü aldığı için.Kitabın ikinci yarısı tam bir hukuk komedisidir. Meursault cinayetten yargılanmaktadır ama mahkemede kimsenin cinayeti falan konuştuğu yoktur.
Savcı: "Sayın jüri, bu adam bir canavar! Neden mi? Adam vurduğu için değil, annesinin cenazesinde sütlü kahve içip ağlamadığı için!"
Meursault'un iç sesi: "Acaba mahkeme ne zaman biter, öğle yemeğinde ne yesem... Marie de bugün ne güzel giyinmiş." Meursault, kendi idam davasında bile o kadar sıkılır ki, sanki zorlu bir final haftasında çok çalışıp tüm ezberini unutmuş bir öğrencinin boş sınav kağıdına bakması gibi (yaşayan bilir), kendi