Yağmur saat dokuzda yağmaya hala devam ediyordu. İşçiler gri yağmurun altında yürüyordu. Yağmur gibi griydiler. Onun gibi bitmek bilmiyorlardı. Yağmurun gri bulutlardan gelmesi gibi gri semtlerden sökün ediyorlardı. Sonbahar yağmuru gibiydiler. Durmak bilmeyen, amansız ve sessiz. Hüzün yayıyorlardı. Fırıncılar geliyordu, yüzleri kansız, hamurdan yapılmış gibi adalesiz ve güçsüz; sert elli, düşük omuzlu tornacılar; otuz yaşından sonrasını göremeyecek olan cam üfleyiciler: Kıymetli, ölümcül, parlak cam tozu ciğerlerine batıyordu. Fırçacılar geliyordu, gözleri çukura kaçmış, gözenekleri fırça tozu ve kılıyla dolmuş. Genç işçi kadınlar geliyordu, işten bitkin düşmüş, hareketleri genç, yüzleri tükenmiş. Marangozlar yürüyordu. Ağaç ve rende talaşı kokuyorlardı. Sonra meşe dolaplar kadar iriyarı ve büyüleyici dev mobilya nakliyecileri. Bira fabrikalarından ağır işçiler geliyordu, yürümeyi öğrenmiş kocaman ağaç gövdeleri gibi ayaklarını yere vurarak yürüyorlardı; oymacılar geliyordu, yüzlerindeki kırışıklıklarda neredeyse görünmeyen metal tozları vardı; uykusunu alamamış gazete dizicileri, on yıldan fazladır tüm bir gece uyumamışlar; gözleri kırmızı, yanakları solgun, gün ışığına alışkın değiller. Taş döşeyiciler geliyor, kendi inşa ettikleri caddelerden yürüyorlar, yine de onlara yabancı gibiler, parlaklıklarından, genişliklerinden, azametlerinden büyülenmişler; onları makinistler ve demiryolu işçileri izliyor. Bilinçlerinde hala kara trenlerin tekerlekleri dönüyor, sinyaller renk değiştiriyor, tiz düdükler ötüyor, bronz çanlar çalıyor.