• Said Nursî, iç hayatının derinliklerinden dış hayata bakışını ve her iki hayat arası muvazeneyi kaybetmeyişini ve siyasete neden karışmadığını aşağıdaki satırlarla gösteriyor :
    «— Hayât-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda Kur'anın nuriyle gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufunetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetti bir yolda gider. Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş... Bir kısm-ı ekseri, o ufunetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi, sarhoşluk sebebiyle o pis çamuru, misk-i amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor. Düşerek, kalkarak gider... tâ boğulur. Yüzde sekseni ise; bataklığı anlar, ufunetli, pis olduğunu hisseder, fakat mütehayyirdirler; selâmetli yolu göremiyorlar...
    İşte bunlara karşı iki çare var. Birisi: Topuz ile, o sarhoş yirmisini ayıltmaktır. İkincisi: Bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir.
  • Firuze iki derya kuşanır Gelibolu,
    Yarımada kıbleden yaslanıyor şimale.
    Toprağı Rumelidir, havası Anadolu...
    Yadigâr bu vatana rengi kanayan lâle!
    Cennet’i anımsatan büyülü yarımada
    Sükûtuma da sebep, tüten efkârıma da...
    Seddülbahir’le başlar nihayeti Bolayır,
    Safir kesilmiş suya zümrüt yansıyan bayır.
    Kudret kalemi ancak çizerek dört kesmini
    Yeryüzüne düşürür derya fonlu resmini.
    Çevir yüzünü gitsin, kibri ahkâm kesenden;
    Bu El-Kaviyy mührünü sökemez beşer senden.
    Efsunkâr Şimal Tacı yedi yıldızlı hale
    Yalnız senin başına yakışır Çanakkale.

    İlahî bir lütuftur Çanakkale Boğazı,
    Mavi senin tülünde ne efsunkâr mavidir.
    Sanki ipek gergefte sülüs ve celî yazı
    Akışı şiir gibi... Kalemi semavîdir!
    Ege’yle Marmara’nın gökyâkutlu visali
    Hayallere sığmaz ki; düşte düşün misali!
    Amber buğulu Asya koparken Avrupa’dan,
    Suyuna misk damlatıp dökmüş altın kupadan.
    Mağribi güneşlerde tüllenen Marmara’yı
    Süzerken yanan gözler nasıl seçsin karayı!
    İbrişim sırmalanıp atlas kuşanan beden
    Göze nasıl görünür acaba gök kubbeden?
    İki derya coşkusu sığmaz hiçbir risale
    Cebelitarık seni kıskanır Çanakkale! ...

    Beş bin yıllık tarihî antik kent Çanakkale
    Savaş ve afetlerle yıkılsa da doğrulmuş.
    Asırlarca ışığı sönmeyen bu meşale
    İlim irfan yuvası kültür ile yoğrulmuş.
    Karasi Beyliği’nden sancaksın Osmanlı’ya,
    Senin yazdığın tarih bu kadar mı şanlı ya! ...
    Kilitbahir karşında şeklen yoncaya benzer,
    Suya aksi düşmesin gülden goncaya benzer.
    Var mı Kumkale gibi düşlerin en ırağı?
    Egeden meltem alan Asyanın son toprağı.
    Tarihî mirasından gönüllere kayan sır
    Eceabat ufkunda denize başka yansır.
    Cennetin bu köşesi nasıl uğrar işgale?
    Ablukaya alınmış gülistan Çanakkale!

    Sömürgeci ve zalim itilaf devletleri,
    Dört kıtanın ifriti yamyamıyla beraber;
    İstanbul hayaline kesmişler biletleri,
    Mücadeleden yılmaz aslanlardan bîhaber!
    And içmişler birlikte Fransız İngiliz’i
    Nâmert elle, Cennet’ten koparmaya filizi!
    Avustralya, Senegal, Cezayir ve Kanada
    Gözlerini karartmış güç yetilmez inada.
    İngiliz’i anladık... istiladır emeli,
    Peki ya şu Zenci’ye, Hindu’ya ne demeli?
    Sökülmek isteniyor ki evlad-ı fatihan;
    Avuç içi karaya yüklenmiş cümle cihan! .
    Meleklerin yurduna yakışmayan ahvale,
    Sükût ikrar dilidir kükresin Çanakkale!

    Yıl, bin dokuz yüz on beş: On sekiz mart zaferi!
    Çanakkale Boğazı Sırat Köprüsü’nden dar,
    Aslan kesildi o gün her Osmanlı neferi,
    Kumkale tarafından Seddülbahir’e kadar!
    Kilitbahir neresi, Yeni Zelanda nere? ...
    Düşman boğaz sanıyor... Çelik kollu cendere!
    Zırhlı gemiler gelmiş dünyanın bir ucundan.
    Kartal pençeyle kaptı deryanın avucundan!
    Hangi tarih yâd etmez O vefakâr Nusrat’ı
    Döşediği mayınlar aratmadı Sıratı!
    Yarım Dünya geçiyor, Seyit Onbaşı davran
    Kaldır top mermisini tarihe yazsın Havran:
    Elindeki son gülle... İmkânın yok ikmale;
    Besmeleyle ateşle, gürlesin Çanakkale!

    Takdir-i İlahidir meleklerin yardımı,
    Komutanı Cebrail, bütün ordusu melek...
    Gemiler zırhlı diye payitahta vardı mı?
    Burası Çanakkale, tufan koparan felek!
    Vurulan Kara Belâ yan yattı tabak gibi
    Üç dakika içinde mekanı deniz dibi...
    Yarım Dünya diyorsan kaderi ondan farksız,
    Zırhından yara almış; dümeni kırık, çarksız.
    Dokuz savaş gemisi su içinde kavruldu,
    Mayın ve obüslerle kaderine savruldu.
    İfritlere acımaz yol vermiyor Cebrail,
    Yerden fışkıran derya göklere oldu nail.
    Düşmanları boğazda kahreden bu şelale,
    Nuh Nebiden sonraki tufandır Çanakkale!

    Seddülbahir benzeri sarsıldı Anzak Koyu
    Sanki Kıyamet sesi, Sûr üflüyor İsrafil!
    Conkbayırı ve Kirte yazılmaz ömür boyu,
    Yer ve gökle beraber denizi sarmış gafil.
    Mermi mermiyi vurdu, süngü süngüyü yardı;
    Toprak yamyam kaynıyor kesilmez oldu ardı.
    Adım atacak yer yok Hindu ve Berberiden,
    Anzakla Kanadalı koşturuyor geriden.
    İngiliz başı çekmiş Fransızla yarışta
    Toprak kızıla dönmüş gördüğün her karışta!
    İnsanlığın utancı bitmez görünen bu şer
    Kıyameti kopmadan sanki kurulmuş Mahşer!
    Dabbetül Arz çağrısı gibi gelir Deccâle;
    Mehdi ve îman sende, vur gitsin Çanakkale!

    Gül kokulu diyardır şehitlerin mekânı
    Şehidim, meleklerden müjdelendi hediyen.
    Ecrini sunmak ister var mı bunun imkânı
    Vatan, şehitlerine minnettar ebediyen!
    Gök kuşağı nakşolsa makberin kemerine,
    Bahreynî inci mercan işlense mermerine,
    Sandukası arusek örtüsü sim işinden,
    Zemini yâkut olsa kubbesi fil dişinden:
    Şehadeti Tevhidle tattığı andan beri
    Firdevs müjdesi alan ne yapsın ki makberi?
    Şehide, Medinenin münevver bucağından
    İki Cihan Güneşi yer vermiş kucağından!
    Rahat uyusun diye uğramasın ihmale,
    Gül-i Rana kokusu başkadır Çanakkale

    Şükranla okunsa da şehitlerin destanı
    Kan sızan hecelere kalem nasıl dokunsun?
    Fatiha’yla duayla ruhların serbest anı
    Sana ithaf edilip kaç bin kere okunsun?
    Şehadete ererken duyduğun kutlu sesi
    Alnına nurla yazdı meleklerin busesi!
    Ey şehit, bilinir ki: Ölümsüzsün, dirisin,
    Hakkın, Cennet müjdeli kullarından birisin!
    Kanınla suladığın yere toprak denir mi?
    Mirasın korunmadan hakkın hiç ödenir mi?
    Vatanın şükranıyken utancı oldu harbin
    Şehit sayısına bak: İki yüz elli üç bin!
    İçli dualar ile kayıt düştü icmale
    Her sayfası yakıcı bir ağıt Çanakkale!

    Tarihe ebediyen vurulan altın mühür,
    Sökülmeyen perçindir şüheda tılsımından.
    Ey şehit, yerin Firdevs meleklerden tezahür
    Tescil edilmiştir ki Cennet’in üst kısmından!
    Öyle kutlu zafer ki düşündükçe vecd eden,
    Melekler secde eder alnı kalkmaz secdeden!
    Rengi kanayan lâlem şühedanla bakîdir,
    Yazdığın eşsiz destan... Gerisi afakîdir!
    İhtirasın esiri yedi düvelden düşman,
    Gelibolu’ya ayak bastığına bin pişman!
    Mücevheri bilmeden çakıl sanmıştır zahir;
    Bastığı toprak değil, cevahirdir cevahir!
    Hilâl gökte tutkuyla gülümserken Zühal’e,
    Kıyamet kopana dek varılan son merhale:
    Böyle destan bir daha yazılmaz Çanakkale! ...
  • Bulutun gölgesine ziyadır, doğduğu an!
    Bahardır ayaz gönle iki çiçek zehrevan!

    Muştularla dökülen Furkan'ın baş tacıdır,
    Mühürlü dudakların yegâne ilacıdır.
    Mihrabın gölgesinde nur damlar çisil çisil,
    Gözyaşları nehirdir ve bir çiy kadar asil.
    Paslanmaya yüz tutmuş gönüller durulur mu?
    Yağmurda ıslanmayan, rahmete vurulur mu?
    Farz et ki ulviyetin nefesinde dirildin
    Has bahçenin nadide güllerinden derildin.

    Zehrevan ki mahşerin şefkatli serinliği
    Ruhun çölünde gölge, bembeyaz gelinliği.

    Ayetin kudsîyeti dökülürse dilinden
    Açılır tüm kapılar ulviyet kandilinden,
    Rahmetiyle kuşatır o Halık-ı Zülcelâl,
    Melekler istiğfarda mevsimlerden son melâl.
    Gündüzler güze küskün, aşka müptela gece,
    Sükûta çoğalıyor her zikir, her hece.
    Sıratta can yoldaşı pırıl pırıl bir şule,
    Günahın kirli yüzü, akar gider meçhule...

    Zehrevan, cürmü örten istiğfar kadar serin
    Ab-ı hayat dökülür sinesine seherin.

    Garipler sofrasına rahmet tecelli eder
    Bir yoksulun gülüşü böyle kaç cennet eder?
    Çatlayan dudakların kevser ile ıslanır
    Nefis sürura erer, dil huzura yaslanır.
    Yüreğinde güzide yakarışın kelâmı
    Kanat çırpar ukbadan bir güvercin selamı,
    İçli bir niyaz gibi parlar secde-i nişan
    Beşaretle karşılar seni Resul-i Zişan

    Zehrevan gül busesi, misk u amber kokulu,
    Zehrevan ism-i âzâm ipek atlas dokulu
  • Bence yapıtı değerli kılan Derwêş ile adûle'nin aşkı değil, Derwêş'in babası Êvdi ile Rıhme hatun arasında geçen aşktır. Şahsen ben en çok bunlardan etkilendim
    Spoiler
    Êvdi'nin Rıhme hatunun mezarındaki taşı kaldırıp kabre eğilmesi ve o kokuyu misk'i amber telakki edip içine çekmesi beni derinden etkilemişti