Arjantin doğumlu yazar Alberto Manguel’i ‘Efsanevi Yaratıklar’la ilk elime alışım. Babasının mesleği (diplomat) gereği pek çok ülkede yaşamış ve çokça dil biliyormuş. Öğrenciliğinde Jorge Luis Borges’e dört yıl boyunca kitap okumuş. Aslında Manguel okudukça, Borges okuyormuşsunuz hissine kapılmamanız olası değil; etki-tepki olayı.
Manguel, bu kitabı yazma amacını önsözde kendisi belirtmese de açıkladığını düşünüyorum: “Kendi hikâyelerine kök salmış kurmaca karakterler, ait oldukları kitapların sayfa sayfaları içinde işgal ettikleri yer ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, oraya hapsedilemez.” Buna karşın, Borges’in çok sevdiğim bir röportajında kendisine yöneltilen “gerçeklik mi, mitler mi?” sorusuna “gerçeklik” deyip ekler; “Gerçeklik, geç bir icattır.” Borges’in argümanı, mitler geçmişin gerçeğidir çıkarsamına işaret ediyor. Efsanevileştirilmiş olanı veya bizler ki nasıl bir hikâye anlatırken “rivayete göre...” söylemini kullanıyorsak, geçmişten günümüze gelebilen, bizleri etki altına alan ve yaşamımızı bu tarz mitlere göre şekillendiren -bir zamanlar- varlığımızı düşünürsek, gerçekliğin icadının halen sürdüğünü, Manguel ve Borges’in ne kadar önemli bir noktaya parmak bastığını anlayabiliriz.
Yazar, hayatımızda bir şekilde okuduğumuz, hikâyesini-masalını duyduğumuz ve kimi zaman evde kulaktan kulağa, kuşaktan kuşağa -illa ki değişerek- gelen 37 farklı “yaratının” kökenini okuyoruz. Sosyolojik ve tarihsel süreçlerinden yararlanarak anlatıyor. Emsal, Don Kişot için, gerçeklik algısının nesnel oluşu (birçok şeyde), farklı bakış açılarını getiriyor ve Cervantes kitabın babası değil üvey babası olduğunu, öykünün yaratıcısı değil alıcısı olduğunu bize sık sık anlattığını ama okurların yüzyıllar boyunca ona inanmamayı tercih ettiğini söylüyor. Bu tarz cümleler,