Ölümü umursadığı yoktu, ama yaşam çok şey demekti. O yüzden de idam hükmü verildiği andaki duygusu korku değil, özlem oldu. Son dileğinin ne olduğu soruluncaya dek ağzını
açmadı.
Yine de haddi hududu bilmek lâzımdı! Talebelere bu romancı, sanki hiç öfkelenip küfürleri basmamış, âşık olduğu kadına göz yaşları içinde hiç yalvar yakar olmamış, sarhoş olup hiç nâra atmamış, kaybettiği bir yakını ardından hüngür hüngür hiç ağlamamış, kavuşunca kahkahalarla hiç gülmemiş gibi, daha da kötüsü, böyle insanları hiç mi hiç tanımamış ve âdeta hiçe saymış gibi, ağdalı değil, sade bir dili tercih ettiğini söylüyordu. Ona göre romandaki dil, öğle paydosu geldi mi diye saate bir baktıktan sonra, hâkim veya hekimin esneyerek, “İdam cezasına çarptırıldın…” yahut, “Çocuğun ameliyatta öldü…” sözleri kadar sade ve sakın olmalıydı. Ama galiba bunlar pek de o kadar sıcak ifadeler değildi. Anlaşılan o ki romancı, içinde bir ateş hissedemiyordu. Belki benzerleri gibi henüz, ateşi bile keşfedememişti. Galiba zihnî gıdası, kanlı bir biftek kadar çiğ olduğu için ham ve sade yazmak zorundaydı.