Rastgele seçtiğim bir kitaptı, konusuna bakmadan okudum. Sonuç olarak şok etkisi yarattı, beklemediğim ölçüde etkileyiciydi, bittiğinde bir süre duvara bakakaldım. 80 sayfa ve sadece 3 karakterle ilerleyen bir hikaye olması inanılmaz, bazı kitaplar biter ama gürültüsü zihninizde devam eder ya, bu tam olarak öyle bir deneyimdi.
Kitabı bitirdiğimde şunu düşündüm, Paulina aslında sadece kendi işkencecisini değil, o korkunç rejime göz yuman ya da bugün "aman tadımız kaçmasın" diyen herkesi yargılıyordu. Paulina’nın Doktor Miranda’yı bağladığı o sahnede, kendimi sadece bir okur gibi değil, o odadaki sessiz bir tanık gibi hissettim. Gerardo’nun "hukuk" ve "uzlaşma" nutukları bana çok steril ve soğuk geldi, çünkü Paulina’nın ruhundaki o kırılma, hiçbir anayasal düzenleme ile tamir edilebilecek gibi değildi.
Kitap, doğal olarak beni demokrasi üzerine düşünmeye itti. Bir diktatörlükten demokrasiye geçmek, sadece sandığa gitmek mi? Eğer işkenceciler sokakta elini kolunu sallayarak geziyorsa, mağdur için o ülkede gerçekten demokrasi var mıdır? Kitap bana, demokrasinin bazen suçluları koruyan bir kalkan haline gelebileceği riskini çok sert bir şekilde gösterdi.
Beni en çok sarsan kısım ise Dr. Miranda’nın suçlu olup olmadığı konusundaki o ince çizgide yürümek oldu. Bir yanım Paulina’nın hafızasına ve içgüdülerine sonuna kadar güvenmek isterken, diğer yanım "Ya yanlış kişiyse?" sorusunun ağırlığı altında ezildi. Dorfman bizi de o evin içine hapsederek, aslında adaletin ne kadar sübjektif ve bazen ne kadar karanlık olabileceğini gösterdi. Bu kadar kısa bir metnin, insanın vicdanını bu kadar uzun süre meşgul etmesi gerçekten müthiş bir ustalık.