Bu kitap, ilk bakışta fantastik bir anlatı gibi görünse de ilerledikçe okuru bir hikâyenin içine değil, kendi iç dünyasının katmanlarına davet ediyor.Aynalar, kargalar, hologram denizi, kan yemini, ruhun rengi ve ağırlığı.Tüm bu imgeler bir olay örgüsünden çok, insanın acıyla kurduğu ilişkiyi anlatmak için var.
Hikâye boyunca karşılaştığımız aynalar, gerçeği düzelten ya da saklayan nesneler değil; gerçeği olduğu gibi yansıtan, hatta onu çoğaltan araçlar.Yüzlerce aynada bölünen yansımalar, insanın tek bir benden ibaret olmadığını; yaşadıkça parçalandığını, çoğaldığını ve her parçasının farklı bir renge büründüğünü gösteriyor.Bu yüzden kitapta ruhun rengi sabit değil: bazen mor, bazen ıslak bir alacakaranlık, bazen de uzun yılların izini taşıyan parlak bir inci.
Acı paylaşıldığında mı hafifler, yoksa başkasına yüklendiğinde mi çoğalır?
Bu sorunun karşısında duran karakter ise Kim Eunhu. Eunhu’nun aynası gerçeği değiştirmiyor; sadece gösteriyor.Babasının onu yaşatmak için kendi hayatından vazgeçtiğini öğrendiğinde, bu bilgi onu yıkmıyor ama dönüştürüyor.Eunhu acıyı yok etmeye çalışmıyor; onunla birlikte yürümeyi seçiyor.İşte bu yüzden hayatta kalıyor.Işık, Pers’i öldürürken Eunhu’yu bırakıyor; çünkü ışık niyetten çok seçime bakıyor.
Kitabın en güçlü yönlerinden biri, felaket kavramına yaklaşımı. Felaket burada yalnızca yıkıcı bir şey olarak sunulmuyor.Bazı felaketlerin insanı büyüttüğü, dönüştürdüğü ve hatta hafiflettiği fikri işleniyor.Ağaç gövdesindeki halkalar gibi, yaşananlar zamanın içinde birikiyor ve insanın kimliğine dahil oluyor.Kaçamıyorsan onunla başka bir ilişki kurmak zorunda kalıyorsun.
Profesörün yarı karga, yarı insan oluşu; şifa veren bir ağaçken insanların karga tarafından kandırılıp kesilmesi ve bu ihanetten doğan dönüşümü, kitabın masumiyetin kaybı