Yoksullar sonunda altının ölümünü gördüklerine memnunlar. Zengin birine rastladıklarında yakasına yapışıp tıka basa külçelerle dolu bankalara sürüklüyorlar. İçeride insanın kemiklerine işleyen buz gibi morg atmosferi içinde, haydi ye, diyorlar. Zengin, neyi, diye soruyor, onlar da altını işaret ediyorlar. İstediğin kadar ye, diyorlar. İşte o zaman zengin durumu idrak ediyor. Ve ağzını açmıyor. Güzel yemekler yemek için restoranlara gittiği zamanları anımsıyor. Garsonların çöpe attığı bir yığın yemek geliyor aklına. Fazla besili olduğu için bu birinci kalite yiyecekleri nasıl da reddettiğini düşünüyor. O kaybolup giden günleri yâd eden zengin ağlamaya başlıyor.
Gözlerini, yoğun sisin ardında devasa, soğuk bir anıt gibi yükselen morg kapısına dikti. O ağır metal kapı, sadece bir bina girişi değildi; yaşayanların dünyası ile ölülerin sessiz diyarı arasındaki o ince, keskin sınırdı. İhtişamlı ama bir o kadar da ürkütücüydü; sanki içeri giren her şeyi yutmaya hazır, doyumsuz bir ağız gibi bekliyordu.