Campanella'nın hayalini kurduğu bir devlet yapısına sahip olan ülkenin adıdır Güneş Ülkesi. Bu anlamda bir ütopya olan kitap, Güneş Ülkesi'ni görmüş bir kaptan ve bir Hospitalier şövalyesinin diyaloglarından oluşuyor.
Campanella Güneş Ülkesi'nde özel mülkiyetin olmadığı ve her şeyin bireyler tarafından ortak kullanıldığı bir toplum portresi çiziyor. Dini düşüncelerinin hayatlarındaki etkinliğini sürekli hissettiğimiz eserde Güneş Ülkesi sakinleri bilime ve özellikle astronomiye çok önem veriyor, tüm planlamalar yıldızların ve gezegenlerin konumlarına göre yapılıyor. Zenginliğin ve fakirliğin olmadığı ülkede birey değil toplum yararı gözetiliyor, bireylerin her türlü etkinliği devlet tarafından kontrol ediliyor.
Bireylerin gelişiminin toplumun gelişimi demek olması sebebiyle bireysel eğitime, özellikle çocukların eğitimine büyük önem verilmesiyle ideal bir toplum resmi çizilmiş eserde. Fakat üreme dahil toplumun bütün etkinliklerinin devlet tarafından kontrol edilmesi ve belirlenmesi dolayısıyla bireyin iradesinin hiçe sayılmasını gerçekten 'ütopik' buldum.
Ayrıca Güneş Ülkesi'nde kadın ve erkek arasındaki eşitlikten de bahsetmek pek mümkün değil. Ülkede kadınlar da toplum yararına çalışıp gerektiğinde savaşa katılabiliyor fakat asıl görevlerinin üreme döngüsünün temel taşı olarak belirtilmesi bu düşünceyi destekliyor.
Campanella'nın hayalindeki ülkede iyi işleyen devlet düzeni içerisinde nasıl olsa herkes mutludur. Ne var ki gerçek hayatta bu böyle değildir. Campanella böyle bir ülkeyi hayal ederken bireylerin de duygularının, fikirlerinin ve hırslarının olduğunu unutmuş sanırım. Bütün bu gerekçelere dayanarak böyle bir devlet düzeninin olması çok da gerçekçi görünmüyor.
Yine de dönemine göre ideal sayılabilecek bir toplum hayali ile Campanella'nın Güneş Ülkesi
"Tutkulu bir kuşku kadar başka hiçbir şey zekâyı sivrileştiremez ve karanlıkta uzanan bir iz kadar başka hiçbir şey de olgunlaşmış bir aklı geliştirmeye olanak sağlayamaz."
Güzel bir tatil geçirmek isteyen bir baron, kaldığı otelde bir kadını gözüne kestirir ve kadına ulaşmak için kadının çocuğunu kullanmaya başlar. Başlarda baronun arkadaşlığından hoşnut olan küçük Edgar bir süre sonra annesi ve baron arasındaki tehlikeli yakınlaşmadan şüphe duymaya başlar.
Kitap yetişkinlerin dünyasının küçük bir çocuğun bakış açısından nasıl göründüğünü bizlere göstermeye çalışıyor.
Hikâye örgüsünden ziyade bir çocuğun hayatına dair pek çok unsur barındıran bir kitap.
Annesi tarafından sürekli uyarılan ve gerekli ilgi sadece hastalığı yüzünden gösterilen ve ilgiyi başkasında bulmasıyla ona bağlanan, sevgiye aç bir Edgar görüyoruz.
Yine Edgar'ın annesi tarafından başkalarının yanında sürekli aşağılandığını düşündüğü için kendini ispat etmeye çalışması aslında çocuklara birer birey olarak davranmanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Çocuklara "sen sus, yetişkinlerin yanında sana laf düşmez" tarzındaki yaklaşımların ne kadar yanlış olduğunu, bunun onların ruhunda ne kadar derin yaralar açtığını, onlara da birer birey olarak muamele etmenin gelişimleri açısından ne kadar önemli olduğunu göstermesi bakımından iyi bir farkındalık yaratan bir kitap.