Ağalık sisteminin acımasızlığı karşısında ezilmiş insanın isyanı, adalet arayışı, baş kaldırışı, cesareti veya tam tersine ezilmiş insanın ürkekliği, boyun eğişi, kabullenişi... Sistem ve sistemin karşısında insan üzerine bir roman diyeceğim buna.
Hata nereden geliyor? En başından mı? Belki de yerleşik hayata geçen ilk milletin "şu toprak benim" diyen ilk insanının suçu hepsi. Toprak bu ya sahibi olur mu? Yakında atmosferi de tapulaştırırlarsa şaşmam. Toprağın dedik sahibi olur mu? E bal gibi de oluyor. Bazı sistemler öyle oturmuştur ki artık sistemdeki sorunu göremezsin normal sanırsın. Dersin ki köy sonuçta ağanın, tabiki de onun istediğini yapacağım, ekip biçeceğim, istediği kadarını ona vereceğim, toprak onun sonuçta. Hem yapmazsam neler neler yapar bana, ölmüşten beter eder. Sonra ilk defa şehire inersin, bakarsın burada ağa mağa yok. Anlarsın ki toprak ağanın değil, sen de ağanın değilsin. Buradaki köy yaşadığımız dünya olsun, ağa yöneticiler ve onların sistemi olsun, şehir de bir ütopya olsun. Bu kadar imkansız mı bu ütopyaya ulaşmak? Sistemi değiştirmek için çok mu geç? Bir de sistem elini kolunu bağlayacak, sana hareket şansı tanımayacak, gücünü sınırlayacak şekilde kurulduysa vay haline.
Cesur insanlar gerek önce; köye Memed gerek, dünyaya da birileri gerek. İnsanların adaleti, hakkı, hukuku yalnız kendi lehinedir genelde ama gerçek adaleti kavrayan vicdanlı insanlar gerek. Bu insanlar artarsa belki ütopyamıza ulaşarız. Sahi artar mı ki bu insanlar? Yoksa biraz ütopik mi oldu?
Yaşar Kemal'in kitabına inceleme yazmak bize düşmez belki ama kitabın bana düşündürdüklerini yazıyorum. Sisteme karşı insanları; kiminin cesaretini, kiminin iki yüzlülüğünü, kiminin acımasızlığını çok gerçekçi bir şekilde okuyoruz. Hiç de yabancı gelmiyor. Çünkü o insanlar biziz.