Bu kitabı daha fazla "The X Files" izlememeliyim dediğim bir akşam elime aldım ve "klasik" bir Agatha Christie romanı okuyacağımı düşündüm. Gözümde "giriş, gelişme, sonuç" bölümleri belli olan, olayın gizemle başladığı ve son bölümde "tamamen" sonuçlandığı bir polisiye romanı canlanıyordu. Daha önce duymadığım için kapakta yazan "Bir Mary Westmacott Romanı" cümleciğinin ne anlama geldiğini bile bilmiyordum. Kendimi o kadar polisiye romanına hazırladım ki roman bir ölüm döşeğiyle başladığında hiç şaşırmadım. Kitap ölmek üzere olan John Gabriel'in "çok önceden" tanıdığı Hugh isimli ana karakterimizi görmek için yana yakıla onu yanına çağırmasıyla başlar. Sonrasında Hugh Gabriel ile olan ortak geçmişini anlatmaya başlar. Ben hâlâ bu geçmişte bir "vaka" arıyordum. Olaylar gelişti, gelişti. Bir Jane Austen romanı okuyorum sanmaya başladım. Olaylar akıyordu. Ben hâlâ o "polisiye"yi arıyordum. Sonradan, sonradan kitap bitti ve ben bakakaldım. Çünkü ortada polisiye yoktu, etkileyici bir aşk hikayesi vardı. Hem de o kadar etkileyiciydi ki kendimi son 4 5 saattir sadece bu romana bıraktığımı fark ettim. Ne saati ne de Agatha Christie'yi görüyordum. Sadece ama sadece Isabella'daydım. Ve orada kaldım.
Bir sürü klasik ve modern roman okumuş birisi olarak bir süredir roman okuyamadığım bir süreç yaşıyordum. Bunun sebebi birkaç aydır okuduğum en etkileyici romanların üstüne bir roman bulamamakla kendimi boşlukta hissetmek ve artık roman okuma motivasyonunu kaybetmekti. Çünkü aslında bu her ne kadar bir hobi olsa da aslında hep daha iyiye rastlamaya yönelik bir arayıştı. Her okumamda daha iyisini buluyor ve gittikçe beklentimi yükseltiyordum. Bu bir yarış değil elbette ama istemsizce kendimi burada bulmuştum ve bu "yarış"tan çıkamıyordum. Ama bir süre önce okuduğum onca romanın