Şimdiiiiiiii... Ne desek, ne haddimize de bu kitabı incelesek diye düşünüyorum. Nereden başlanabilir bilemiyorum. Ancak dünyada halen Atay ile tanışması gerekip (bakın tanışması gerekenler diyorum) tanışmamış kişiler olduğunu hissediyorum. Şoförün arka tarafta hala boşluk olduğunu hissetmesi gibi bir duygu bu. İmamın ağzına kadar dolu camide “Muhterem cemaat safları biraz sıklaştıralım, bir ayağa kalkıp toparlanalım.” demesiyle caminin yarısının boşa çıkması gibi de bir şey.
Atay, kitabında Hikmet’in “Benol”ma savaşını işliyor. Bu varoluş mücadelesinde herkesin kendi karakterini bulabileceği bir hikaye koymuş ortaya. Gerçek ve hayal iç içe. Hikmet, albay, Nurhayat... gerçekten var mı? Hatta bizzat Hikmet’in kendisi gerçekten var mı yoksa hayal mi diye düşündürüyor okurken. Karakterler hem var hem yok gibi. Anlatması çok zor ancak okunarak anlaşılabilir.
Atay zekası ve mizahı yine iş başında tabi. Yine o ince mizah, yine acı acı güldürmeler... Tarihe, siyasete, sosyolojiye, mahalle teyzelerine dahi göndermeler var. Öylesine geniş bir kurmaca.
Arada kalmış, varolmaya ve kendini bulmaya çalışan “Benol” hayatının her alanında arafta bir karakter. Üç katlı binanın ara katında. Kadınlarda Sevgi ile Bilge arasında. (Yazdığı mektubun “Sevgili Bilge” diye başlaması bence tesadüf değil.) Yaşamakla yaşamamak arasında... Hikmet’in - ve bizim - bu oyun içinde oyunları hayatın içinde oynandığından tehlikeli. Aynı zamanda kendi zihnimizde döndüğünden hayatı unutturduğu için yine tehlikeli.
Bu tehlikeli oyunları oynamak için “Oğuz Atay burada sevgili okur, ya sen neredesin?”
NOT: Çok dağınık ve garip bir “inceleme” oldu galiba. Ama ne yapayım? Kitabın her sayfasından ayrı bir öykü kitabı çıkarılabilirken onu anlatmaya çalışmak dağılmaya sebep oluyor.