Sana geldim. Gelmeyecektim.
Yolda gelmemem için elli tane sebep saydım.
Ama sebepleri saydıkça fark ettim;
ne kadar çok gelmek istediğimi.
Bu şekilde bir giriş yapmak istedim, çünkü Tehlikeli Oyunlar, beni ikinci kez okumaya yönelten ilk roman oldu. Şiir kitaplarını tekrar tekrar açabiliyorum ama romanlarda aynı şeyi yaşayamıyorum. Tehlikeli Oyunlar’ı ise bitirdikten sonra içimde bir boşluk kalmadı—aksine, daha çok düşünmeye başladım. Yarım bırakmayı hiç düşünmedim, çünkü Hikmet’in dünyasından çıkmak istemedim.
Kitap, bilinç akışı tekniğiyle yazılmış. Bu, karakterin zihninden geçenleri doğrudan okura aktaran bir anlatım yöntemi. İlk bakışta dağınık gibi görünen metin aslında oldukça tutarlı bir şekilde örülmüş. Ancak bu tekniğin doğası gereği, okurken zaman zaman olayları, kişileri, hatta gerçeklik düzeylerini karıştırmak mümkün. Bir bakıyorsunuz Hikmet bir oyunun içinde, sonra o oyun bir rüyaya dönüşüyor, ardından birden kendi hayatının içinde buluyorsunuz kendinizi. Bu karmaşa, Tehlikeli Oyunlar’ın çekiciliğini ve derinliğini artırıyor. Çünkü burada önemli olan olaylar değil, karakterin içsel çatışmaları.
Hikmet Benol’un iç dünyası, yalnızlığı, hayata tutunma çabası ve zaman zaman kendini yok sayacak kadar keskin sorgulamaları, beni fazlasıyla etkiledi. Oğuz Atay, karakteri üzerinden aslında modern insanın açmazlarını, kendiyle çelişkilerini, topluma yabancılaşmasını çok iyi aktarmış. Bir yandan da ironik bir dille insanın kendine oynadığı oyunlara dikkat çekiyor. Hikmet’in iç sesi çoğu zaman bizim sesimiz oluyor; cümlelerin içinde kaybolurken bir bakıyoruz, kendi düşüncelerimizle yüzleşiyoruz.
Elbette her okur bu tarzı kolayca benimseyemeyebilir. Net bir olay örgüsü, klasik anlatım arayanlar için kitap zaman zaman yorucu olabilir. Ama sabırla ve dikkatle