Ben de, ne zaman çaresiz kalsam yaptığım şeyi yapıp gerçeklerden kaçtım. Yıllardır aynı yere kaçıyordum. Bir hayale… Tam Habil’i öldürecekken Kabil’in karşısına çıkmamla başlayan bir hayal. Önce Kabil’in öfkesini onunla konuşarak dindiriyor, ardından iki kardeş arasında sonsuz bir barış sağlıyordum. Ancak asıl hayal sonrasına dairdi. Çünkü hayal etmesi en zor olan oydu: Kabil Habil’i öldürmemiş olsa, bugün dünya nasıl olurdu?
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Çünkü en ağır baskılar altında bile insanın kendini ifade etmek için mutlaka bir yol bulabileceğini düşünmek bana iyi geliyordu. […] Gerçekten de insan, konuşmasının yasak olduğu yerde çığlık atmanın bir yolunu mutlaka buluyordu. […] Bu yüzden dünya üzerindeki hiçbir baskı rejimi protestoyu sonlandıramazdı.
O günlerde boşalttığım şişelerin bugün üzerinde şuna benzer cümleler yazıyordu: alkol dostunuz değildir. Doğruydu çünkü o dönem alkol benim sevgilimdi. Tam da bir sevgili gibi bana hayaller gördürmüş ayaklarımı yerden kesmişti. Ve yine tam bir sevgili gibi başımı ağrıtıp midemi bulandırmıştı. Defalarca terk etmeye çalışsam da ona hep geri dönmüştüm. Nefretle de içmiştim, sevgiyle de. Şiddetle de içmiştim, şefkatle de. Bazen gülerek, bazen ağlayarak… Alkol benim ilk aşkımdı. Belki de kadınların karşısına çıkacak yüzüm olmadığı için… Ya da bir yüzüm olmadığından kadınlar karşıma çıkmadığı için… Ancak nedeni herneyse, ben hiçbir kadını alkol kadar sevmemiştim ve hiçbir kadın da beni sevmemişti. Geriye de sadece mekanik bir sıvı alışverişi kalmıştı: seks… Tabii ki para karşılığında… Yoksa kim benim gibi bir ucubeyle sevişirdi? Ucubelik fetişi olanlar mı? Evet, onları da tanımıştım. Witkin ya da Arbus fotoğraflarında yer alacak kadar biçimsiz olan yüzümün onları nasıl tahrik ettiğini çok yakından görmüştüm. Gözleri parlayarak bakar ve heyecandan titreyen elleriyle yüzüme dokunurlardı. Bozuk ya da kırık olana hayranlık duyar, bu hayranlığın peşinde yatağıma kadar gelir, ertesi sabah da büyük bir utançla kaçıp giderken terapistlerini arayıp randevu almaya çalışırlardı. “Neden böyleyim? Benim neyim var?” diye sormak için… Oysa bana sorsalar bedavaya söylerdim: “Senin neyin var, biliyor musun? Her şeyin! Sorunda bu.”
“O an benim yerimde olsanız… Siz ne yapardınız?”
Janita bu soruyu, farklı zamanlarda başka insanlara da sormuştu. Duyacağı yanıtların vicdanını rahatlatacağını ummuş ancak öyle olmamıştı. Öylesine sarsılmıştı ki içinde bir şeyler kırılmış, Janita’nın omurgası olan idealizmi hasar görmüştü. O da ayakta kalabilmek için iki koltuk değneği kullanmaya başladı: Kabullenmek ve alışmak. Bir süre sonra o değnekleri de attı ve kayıtsızlığın elinden tutup yeni bir hayata doğru yürümeye başladı.