Daha ilk sayfalardan itibaren ciddi bir beklentiye girdiğim, her sayfada biraz daha sabırsızlanıp heyecanlanmayı beklediğim bir kitap oldu. Fakat okuduğum bir çok kitabın aksine sona yaklaştıkça beklentilerimin yok olduğunu gördüm. Çünkü sona yaklaştıkça olayların sonuçlanması dışında fikir anlamında şaşırtıcı bir sonun olmayacağını anladım. Birçok okuyucunun aksine bırakın ağlamayı ciddi bir duygu yoğunluğu yaşayamadım. Son satırı da okumakla birlikte büyük bir boşluk hissine kapıldım, sanki yarım kalan olmayan bir şeyler vardı. Esere haksızlık etmemek için kendimi sorgulamaya başladım “neyi gözden kaçırdım” diye. Başladım düşünmeye... Yazar mutlaka bir şeyleri vurgulamak istiyordu. Onu arayıp buldum kendimce.
Slim, Lennie’yi kastederek şöyle demişti: “İnsanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur. Bana zaten bu ikisi birlikte pek olmuyor gibi geliyor. Gerçekten akıllı bir adama bakıyorsun, hiç de iyi biri olmadığını görüyorsun.”
Sanırım bütün sır bu cümlelerde saklıydı. Bu cümlelerin aksini düşünün, o zaman bu kitap gerçekten anlamlı bir hal alıyor.
Ve son satırlar da Curley ile Carlson, George ve Slim’in arkasından bakarken, Carlson: “Bu ikisinin canı niye sıkkın, hiç anlamadım ben.” dedi.
Bu cümle ile karakterlerin bazılarının insan, bazılarının ise aklı olmasına rağmen fareden farksız olduğunu görüp, esere haksızlık etmekten kurtulmanın mutluluğunu yaşıyorum. Yazar gerçekten de amacına ulaşıyordu, insana dair ciddi bir analiz yaptırıyordu okura...