Canına kıydığımız o kadar çok şey
var ki!
Öldürme eylemini yalnız o aptalca savaşlarda, devrimlerin budalaca sokak çatışmalarında ve idam sehpalarında gerçekleştirmiyor, adım bașında bu cinayeti işliyoruz.
Çaresizlik içinde bırakıp kendileri için uygun sayılmayacak meslekler edinmeye zorladığımız yetenekli gençleri öldürüyoruz.
Yoksulluklar, çaresizlikler, yüz kızartcı durumlar karşısında gözlerimizi yumarak öldürüyoruz.
Dünya ileride nasıl bir seyir izlerse izlesin, seni şifaya kavuşturacak hekimi ve yardımcıyı, bir geleceği ve seni yeni atılımlara itecek gücü her zaman yalnızca kendi içinde bulacaksın, senin
o zavallı, kendisine hep kötü davranılmış, esnek, asla yok edilemeyecek ruhunda. Bu ruhta ne bilgi vardır, ne bir yargı, ne bir program. Yalnızca itici güce, yalnızca geleceğe, yalnızca duyguya açıktır kapısı. Büyük ermişler ve vaizler hep onun pesinden gitmiştir; kahramanlar ve sabredenler onun peșinden gitmiş, büyük komutanlar ve kâșifler, büyük büyücüler ve sanatçılar, yürüdükleri
yol günlük yasamın icinde bașlayıp mutlu yücelerde son bulan bütün kișiler peșinde gitmiștir. Para babaları ise daha değişik bir yol izler ve yol sanatoryumlarda noktalanır.
Babam da, ben de mabede bakıyorduk. O Rab'bi görüyordu, ben bir graniti. Birbirimize baktık. O lanetlenmiş bir kadın gördü; ben inançları yüzünden kelimenin tam anlamyla şekli bozulmuş,
kaçık bir ihtiyar.
Bununla hiçbir zaman barışamamıştım. Küçükken kendimi sık sık cennette, beyaz giysilerle inci gibi ak bir sisin içinde, kocamın karşısında dururken hayal ederdim. Sonra kamera geri çekilirdi ve arkamizda aynı giysilere bürünmüş on kadın daha belirirdi. Fantezimde ben birinci eștim ama bunun garantisinin olmadığını biliyordum. Upuzun eşler zincirinin herhangi bir yerinde de olabilirdim.
Bu görüntü ezelden beri kafamdaki cennet fikrinin özünü teşkil etmişti: Kocam ve karıları.
Söz konusu aritmetiğin can yakan bir yanı vardı:
Cennetin ilahi hesabında, tek bir erkeğin sayısız kadına denk gelebildiğini bilmek