“şu gördüğün,” dedi taşla oynayarak, “bir
taştır, belli bir zaman sonra toprak olacak belki,
topraktan da bitki olarak boy verecek ya da bir
hayvana, bir insana dönüşecek. eskiden olsa
derdim ki: ‘bu taş yalnızca bir taştır, değersizdir,
maya dünyasındaki nesnelerden biridir; ama
yaşam çevriminde insana ve ruha da
dönüşebileceği için bu taşa da önem veriyorum.’
eskiden olsa böyle düşünürdüm belki. ama
bugün şöyle düşünüyorum: bu taş taştır, aynı
zamanda hayvandır, aynı zamanda tanrıdır, aynı
zamanda buddha’dır, ilerde şu ya da bu nesneye
dönüşeceği için ona saygı duyuyor, onu sayıyor
değilim, çoktan ve her zaman şu ya da bu nesne
olduğu için sevip sayıyorum onu.
“öyle hissediyordu ki, bu yeryüzündeki hiçbir şenlik, hiçbir eğlence yüreğinde bir neşe ve sevinç duygusunun yeşermesini sağlayamayacak, bu cıvıl cıvıl hayatın ortasında yalnızlıklar içinde garip bir kişi, adeta bir seyirci, bir yabancı gibi yaşamını sürdürecekti. ve yine ona öyle geliyordu ki, bunca insan arasında bir tek kendisi, yaşamın dışında kalan bir tek kendi ruhu, hem yaşamın güzelliğini hem de bir yabancının yaşam karşısındaki özlemini duyacak şekilde yaratılmıştı.”