Nairobi’de saatliği 1-2 dolara, gün boyu kafa kesme, işkence ve çocuk istismarı videolarını yapay zekânın "temiz" kalması için tarayan ve akşam eve ağır bir travmayla dönen bir içerik moderatörü ile; Kopenhag’da kahvesini yudumlarken haftada 35 saat kod yazan, yüksek güvenceli, sendikalı bir yazılımcıyı aynı "kölelik" torbasına atmak, teorik bir tembelliktir.
İkisi de günün sonunda artı-değer üretiyor ve küresel sermayeye çalışıyor olabilir. Ancak biri doğrudan bedensel ve psikolojik şiddete maruz kalırken, diğeri kapitalizmin sunduğu görece konfor, hareket kabiliyeti ve özerklik alanlarından faydalanıyor. Bu iki gerçekliği eşitlemek, Nairobi’deki işçinin verdiği o çok somut, can yakıcı varoluş mücadelesini görünmez kılar. Mücadele, o mutlak uçlarda değil, bu iki insan arasındaki uçurumun yarattığı çelişkide başlar.
"Herkes köle" dediğimiz o mutlak kutup, insanı eylemsizliğe ve bir tür nihilist pasifizme sürükler. Çünkü her şey o kadar mutlak bir kölelikse, atılacak hiçbir küçük adımın, kazanılacak hiçbir sendikal hakkın, değiştirilecek hiçbir yasanın hükmü kalmaz.
Oysa tarih, o saf, kusursuz devrim anlarından ziyade; o ara alanlardaki yavaş, kirli, çelişkili ve tavizlerle dolu mücadelelerle yürüdü.
Çocuk işçiliğinin yasaklanması,
8 saatlik iş günü,
Hafta sonu tatili,
Doğum izni...
Bunların hiçbiri kapitalizmi ortadan kaldırmadı, evet. Makro sistem düzeyinden bakarsan hepsi sistem içi "tavizlerdi". Ancak o ara alanlardaki kazanımlar, o dönemi yaşayan milyonlarca insan için hayatta kalmakla yok olmak arasındaki farkı yarattı.
Eğer meseleye sadece sistemik yapı (structure) düzeyinden bakarsak; yani üretilen artı-değerin hep bir azınlığın elinde toplanması, mülksüzleştirme mekanizmaları ve tahakküm ilişkileri açısından bakarsak, evet, bir illüzyon hissi uyanabilir.