Peter Thiel, Silikon Vadisi'nin en sıra dışı, ideolojik ve tartışmalı figürlerinden biri. PayPal'ın kurucu ortaklarından (meşhur "PayPal Mafyası"nın lideri) ve Facebook'un ilk dış yatırımcısı. Muhafazakâr, liberteryen ve transhümanist fikirleriyle bilinen Thiel, verinin ve teknolojinin devletlerin istihbarat mekanizmalarıyla entegre edilmesini savunan bir vizyona sahip. Palantir'i kurarken de CIA'in yatırım kolu olan In-Q-Tel'den fon alarak yola çıktı. Palantir'in iki ana yazılımı var: Palantir Gotham (savunma ve istihbarat için) ve Palantir Foundry (kurumsal şirketler için). Gotham; ABD (CIA, FBI, Pentagon), Birleşik Krallık ve birçok Avrupa ülkesinin istihbarat servisleri tarafından terörle mücadele, gözetim ve veri madenciliği için aktif olarak kullanılıyor. İsrail ile olan ilişkisi de bir sır değil. Palantir, İsrail Savunma Bakanlığı ile savaş zamanı operasyonlarını desteklemek üzere teknoloji sağlama konusunda resmi olarak ortaklık kurdu. Şirketin CEO'su Alex Karp, bu tür jeopolitik krizlerde batı ittifakının ve müttefiklerinin yanında durduklarını açıkça ve gururla ifade eden bir yönetici. Tolkien'in dünyasında Palantirler, uzakları ve geleceği görmek, bilgi paylaşmak için üretilmiş kusursuz araçlardı. Ancak sorun şuydu: Taşlardan biri Karanlık Lord Sauron'un eline (Barad-dûr kulesine) geçtiğinde, diğer taşları kullananları (örneğin Denethor veya Saruman) manipüle etmeye, onlara sadece görmelerini istediği şeyi göstererek akıllarını bulandırmaya ve onları deliliğe/itaate sürüklemeye başladı. Gerçek dünyadaki Palantir de tam olarak bunu yapıyor: Devasa miktarda yapılandırılmamış veriyi (sinyal istihbaratı, finansal kayıtlar, sosyal medya hareketleri, plaka tanıma sistemleri) bir araya getirip, insan gözünün göremeyeceği korelasyonlar üretiyor. Yani "her şeyi
Felsefe
Aşırı sağcı Ben-Gvir’in "Trump’ın anlaşması bizi bağlamaz, İsrail ABD’nin bir sömürgesi değil" cümlesi ile Netanyahu’nun "Güvenlik şeridinden çekilmeyeceğiz" inadı, sadece bir askeri strateji değil; İsrail sağının siyasal ve sınıfsal hayatta kalma refleksidir. Beka Stratejisi: Netanyahu ve onun radikal ortakları (Ben-Gvir, Smotrich), içerideki iktidarlarını ve yargı karşısındaki dokunulmazlıklarını ancak ve ancak kesintisiz bir savaş statüsüyle koruyabiliyorlar. Trump ve Pezeşkiyan’ın Lübnan dahil tüm cephelerde ateşi kalıcı olarak kesmesi, Netanyahu hükümetinin içerideki meşruiyet zeminini bir gecede havaya uçurur. Bu yüzden Trump’a telefonda "Saldırılara devam edeceğiz" diyerek, bizzat ABD başkanının "büyük zafer" imajını sahada sabote etme riskini bile göze alıyorlar. Bu durum, küresel sermaye ile bölgesel militarizm arasındaki o organik bağın nasıl çatırladığını gösteriyor. ABD'nin (Trump'ın) Derdi: Petrolün akması, borsanın rekor kırması ("Motorlarınızı çalıştırın" tweet'i) ve finans kapitalin küresel risk primini düşürmek. Trump için Ortadoğu dosyası kapandı, Versay'da imzalar atıldı, bilanço temizlendi. İsrail'in Derdi: Bölgesel bir devlet olarak, yanı başındaki Hizbullah ve İran gerçeğiyle Amerikan koruması olmadan baş başa kalmak. Netanyahu çok iyi biliyor ki, ABD bölgeden elini eteğini çektiği an, İsrail’in Lübnan’ın güneyinde tek başına bir işgali sürdürmesinin askeri ve ekonomik maliyeti uzun vadede katlanılamaz olacaktır. Bu yüzden "Mücadele bitmedi" diyerek, Washington'ı yeniden sahaya çekmeye, o çözülen zinciri zorla geri bağlamaya çalışıyor. Normal şartlarda yarın (19 Haziran) İsviçre’de bir imza töreni daha bekleniyordu ancak bugünkü Versay ve Tahran imzalarından sonra o masanın akıbetinin belirsizleşmesi, İsrail'in yarattığı bu diplomatik
1000Kitap
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Şeytanın insana vurduğu ilk kelepçe dili zikir yapmaktan alıkoymaktır. Zira insanın dili bağlandığı zaman diğer azaları da teslim olur. 📌 Şeytan onların başlarına dikilip Allahı anmayı unutturmuştur. (Mücadele 19)
‘Seçimleri kazansanız bile silahlarımızla sizi ezeriz’
Jack London’ın ‘Demir Ökçe’ romanında Wickson şöyle haykırır: “Seçimleri kazansanız bile o meclis binalarını başınıza yıkarız. Ordumuzla, polisimizle, silahlarımızla sizi ezeriz. Bizim elimizde GÜÇ var ve bu gücü asla bırakmayacağız!” 1916 yılında hayatını kaybettiğinde henüz 40 yaşında olan Jack London, kısacık ömrüne dünya edebiyatının başyapıtları arasında anılacak sayısız eser sığdırmıştı. Örneğin 1908 yılında kaleme aldığı Demir Ökçe… Dünya edebiyatının ilk distopya örneği olarak kabul edilen bu eser, doğa ve macera romanlarıyla tanınan Jack London’ın sosyalist dünya görüşünü de en yetkin şekilde yansıtan çalışmasıdır. Romanın kurgusu, 27. yüzyılda yaşayan bir tarihçinin, Sosyalist İşçi Önderi Ernest Everhard’ın 1910-1932 yılları arasındaki mücadelesini anlatan günlükleri bulması üzerine kuruludur. Ernest’ın eşi Avis tarafından tutulan bu günlükler ve Tarihçi Anthony Meredith’in dipnotları aracılığıyla London, ideal bir sosyalist liderde bulunması gereken özellikleri tanımlar. Devlet mekanizmasını elinde tutan tröstlerin, işçi sınıfını “böl ve yönet” taktikleriyle parçalaması ve devrimci kalkışmaları ordu gücüyle vahşice bastırması, çarpıcı bir yeraltı direnişi hikayesiyle işlenir. Eser, insanlığın yüzyıllar sürecek karanlık bir döneme girişini betimlerken, aynı zamanda gelecekte kurulacak adil bir sosyalist dünya düzeninin de habercisi niteliğindedir. Eşi Nadejda Krupskaya’nın aktardığına göre Lenin, Demir Ökçe’yi okuduktan sonra kitaba hayran kalmış ve romandaki tekelci kapitalizm (tröst) analizlerini son derece isabetli bulmuştur. Lenin, London’ın burjuva demokrasisi ile parlamenter sistemin birer aldatmaca olduğunu erkenden gördüğünü belirtir. Ona göre bu eser; egemen sınıfın gücü tehlikeye girdiğinde bizzat kendi koyduğu yasaları çiğneyerek her türlü
Makale|Yazı
2014-2026 Yılları Arasında Türkiye'de Yaşanan Önemli Gelişmeler#Okumadan geçmeyin!! ⭐🕊️ 〰️🔹2014 📍Soma Maden Faciası – 301 işçi hayatını kaybetti (Mayıs) 📍Cumhurbaşkanlığı Seçimi – Erdoğan ilk kez halk oyuyla cumhurbaşkanı seçildi 📍IŞİD tehdidi nedeniyle Suriye sınırında gerginlik arttı 〰️🔹2015 📍Suruç Bombalaması – 33 genç hayatını kaybetti (Temmuz) 📍Ankara Garı Saldırısı – 102 kişi hayatını kaybetti (Ekim), Türkiye tarihinin en kanlı terör saldırısı 📍PKK ile barış süreci çöktü, çatışmalar yeniden başladı 📍İki kez genel seçim yapıldı (Haziran ve Kasım) 〰️ 🔹2016 📍15 Temmuz Darbe Girişimi – Türkiye tarihinin en kritik gecelerinden biri; 250'den fazla kişi hayatını kaybetti 📍Darbe girişiminin ardından olağanüstü hal ilan edildi Binlerce kişi gözaltına alındı, ihraç edildi 📍İstanbul ve Ankara'da terör saldırıları yaşandı 〰️🔹2017 📍Cumhurbaşkanlığı sistemi referandumu – Halkoyuyla kabul edildi 📍Türkiye Fırat Kalkanı Operasyonu'nu Suriye'de sürdürdü 📍Ekonomide dolar kuru yükselmeye başladı 〰️🔹2018 📍Zeytin Dalı Operasyonu – Afrin'e askeri müdahale 📍Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi resmen yürürlüğe girdi 📍Türk lirasında döviz krizi yaşandı, dolar rekor kırdı 📍Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı İstanbul'daki Suudi konsolosluğunda öldürüldü
Yakın Tarih
Nairobi’de saatliği 1-2 dolara, gün boyu kafa kesme, işkence ve çocuk istismarı videolarını yapay zekânın "temiz" kalması için tarayan ve akşam eve ağır bir travmayla dönen bir içerik moderatörü ile; Kopenhag’da kahvesini yudumlarken haftada 35 saat kod yazan, yüksek güvenceli, sendikalı bir yazılımcıyı aynı "kölelik" torbasına atmak, teorik bir tembelliktir. İkisi de günün sonunda artı-değer üretiyor ve küresel sermayeye çalışıyor olabilir. Ancak biri doğrudan bedensel ve psikolojik şiddete maruz kalırken, diğeri kapitalizmin sunduğu görece konfor, hareket kabiliyeti ve özerklik alanlarından faydalanıyor. Bu iki gerçekliği eşitlemek, Nairobi’deki işçinin verdiği o çok somut, can yakıcı varoluş mücadelesini görünmez kılar. Mücadele, o mutlak uçlarda değil, bu iki insan arasındaki uçurumun yarattığı çelişkide başlar. "Herkes köle" dediğimiz o mutlak kutup, insanı eylemsizliğe ve bir tür nihilist pasifizme sürükler. Çünkü her şey o kadar mutlak bir kölelikse, atılacak hiçbir küçük adımın, kazanılacak hiçbir sendikal hakkın, değiştirilecek hiçbir yasanın hükmü kalmaz. Oysa tarih, o saf, kusursuz devrim anlarından ziyade; o ara alanlardaki yavaş, kirli, çelişkili ve tavizlerle dolu mücadelelerle yürüdü. Çocuk işçiliğinin yasaklanması, 8 saatlik iş günü, Hafta sonu tatili, Doğum izni... Bunların hiçbiri kapitalizmi ortadan kaldırmadı, evet. Makro sistem düzeyinden bakarsan hepsi sistem içi "tavizlerdi". Ancak o ara alanlardaki kazanımlar, o dönemi yaşayan milyonlarca insan için hayatta kalmakla yok olmak arasındaki farkı yarattı. Eğer meseleye sadece sistemik yapı (structure) düzeyinden bakarsak; yani üretilen artı-değerin hep bir azınlığın elinde toplanması, mülksüzleştirme mekanizmaları ve tahakküm ilişkileri açısından bakarsak, evet, bir illüzyon hissi uyanabilir.
1000Kitap