Yarının Rengi
İçimde adı konmamış sabahlar var, doğru,
Rengini henüz benim de bilmediğim.
Ama o derin kuyularda ışık falan aradığım yok,
Bilirsin; insan bazen sadece karanlığa alışmak ister.
Kırılan şeyler öyle zarifçe şekil değiştirmez,
Dağılır. Parçası batar insanın avcuna.
Yine de rüzgarın önüne kattığı o arsız tohumlar gibi,
Nerede duracağını bilmeden yürür insan başka bir mevsime.
Umut, öyle fısıldayan bir gölge değil buralarda.
Bayağı arsız, yüzsüz bir şey.
Tam her şeyi fırlatıp atacakken sandalyeye,
"Otur oturduğun yerde," diye omzundan bastıran o inat.
Gökyüzü kurşun gibi ağırlaştı mı ağırlaşır,
Ufuk çizgisini falan saklamaz, düpedüz yok eder.
Ama sabahın köründe çalan o saatin sesi gibi,
İstesek de istemesek de döner bu dünya.
Kaç mevsim taşıdığımı bilmiyorum içimde,
Zaten kim oturup bunun hesabını tutar ki?
Ama bir gün bakarsın, en çorak, en taş kalpli yerinden
Hırçın bir yeşillik fırlayıp çıkmış.
Hayat bir ressam falan değil, eksilen yerleri boyamaz.
Yaraların kabuk bağlar, izi kalır, rengi solar.
Biz sadece o ince, sızılı çizgilerin etrafından dolaşarak
Kendimize yaşayacak yeni yalanlar, yeni anlamlar buluruz.
Mucize dedikleri, karanlığı yenmek değil zaten.
Göz gözü görmezken bile,
Cebinde bir kibrit çöpüyle o yokuşu tırmanabilmek.
Bu yüzden yarın, öyle yazılmamış süslü bir şiir değil;