Tüm İslam dünyası bir kaynama hâlinde ve değişim vetiresinde. Yukarı yönlü ilk döngüsünü tamamlayan bu değişim neticesinde dünya neye benzeyecek olursa olsun, kesin olan tek şey var: Dünya artık bu asrın ilk yarısındaki dünya olmayacak. Pasiflik ve atalet devri ilelebet sona erdi.
Herkes, özellikle de Doğu ve Batı’daki güçlü yabancılar, bu değişim ve hareket vetiresinden istifade etmeye çalışıyor, bu defa orduları yerine fikirleri ve sermayelerini sevk ediyorlar. Nüfuzun bu yeni formuyla ulaşılmaya çalışılan hedef ise yine aynı: buradaki varlıklarını garanti altına almak ve Müslüman ulusları manevi açıdan zayıf, maddi ve siyasî açıdan kendilerine bağımlı vaziyette tutmaya devam etmek.
Çin, Rusya ve Batılı memleketler, İslam dünyasının neresinde, içlerinden hangisinin tahakkümünün geçerli olacağı konusunda çekişmekteler. Bu, beyhude bir kavgadır. Zira coğrafi konum itibarıyla avantajlı bir pozisyona sahip, yedi yüz milyon insanı zengin tabii kaynakları haiz, muazzam bir kültürel ve siyasî geleneğin mirasçısı, canlı bir İslam düşüncesinin taşıyıcısı konumunda olan bir dünya, uzun bir müddet başkalarının uşağı olarak kalmaya devam edemez. Yeni Müslüman neslin bu anormal vaziyete son vermesini engelleyecek bir güç mevcut değildir.