Hâtemü’l-Enbiya (a.s.m)’ın mübarek başı Hz. Âişe’nin kucağında ve göğsüne dayalı idi. Yanında da su kabı vardı. İki elini suya batırarak ellerini mübarek yüzüne sürdü. Mübarek dudaklarından “Lâ ilâhe illallah” cümlesi döküldü. Sonra ellerini yüzünden kaldırarak gözlerini evin tavanına dikti. “Allahım, Refîk-i A’lâ!” cümlesini tekrarlayarak altmış üç yıl önce bir pazartesi günü başlayan dünya yolculuğu yine bir pazartesi günü son buldu ve mübarek ruhu Refîk-i A’lâ’ya yükseldi.
Abdullah’ın kendilerine anlattıklarından sonra Halime ve eşi Haris doğrudan Muhammed (s.a.v)’in yanına geldiler ve ona ne olduğunu sordular. Muhammed (s.a.v) şöyle cevap verdi: “Beyaz elbiseli iki kişi benim yanıma geldiler. Birinin elinde içinde kar dolu olan bir tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir nesne çıkarıp bir tarafa attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizledikten sonra gittiler.
Nur Dağı Hira mağarasında ilk vahiy geldikten sonra kırk gün boyunca İnkıta-ı Vahy (vahiy kesilmesi) yaşandı. Kırk gün aradan sonra tekrar vahiy gelmeye başladı.
Medineli Müslümanlar Peygamberimizi (a.s.m) dört gözle bekliyorlardı. Her gün sabah namazından sonra Harre denilen yere gelerek buradan onun yolunu heyecanla gözlüyorlardı. Öyle ki öğle sıcağı iyice basıncaya kadar burayı terk etmiyorlardı.