Yılın ilk kitabını bitirmiş bulunmaktayım. Zülfü Livaneli’nin kaleminden çıkan Konstantiniyye Oteli, etkileyici kurgusuyla dikkat çeken güzel bir eser.
Roman, Konstantiniyye Oteli’nin açılış programıyla başlıyor. Çok sayıda davetlinin bulunduğu bu gecede, roman boyunca davete katılan pek çok karakterin yaşamlarına dair önemli olaylara tanıklık ediyoruz. Her bir anlatı, kendi içinde ayrı bir derinlik ve güzellik taşıyor. Zaman zaman insan şaşırmadan edemiyor: Bu kadar farklı karakteri kurgulamak, onların hayatlarına dair detayları ustalıkla aktarmak gerçekten hayranlık uyandırıcı.
Roman, Zehra karakterinin hayatıyla başlasa da ilerleyen bölümlerde o gece partide bulunan neredeyse tüm konukların geçmişlerine ve hatta ilerleyen yıllarda neler yaşadıklarına dair bilgiler veriliyor. Okuduğum tüm karakterler değil belki ama bazı karakterlerin yaşam öykülerinin çarpıcılığı beni derinden etkiledi. Özellikle ağır ceza hâkiminin anlattığı kadının hikâyesi ile Mustafa’nın ailesinin başından geçen dramatik olay oldukça sarsıcıydı.
Eserle ilgili çok fazla detay vermek istemiyorum; çünkü kitabı okumayı düşünenler için bu, metnin tadını kaçırabilir. Ancak eserin sonunda yer alan vurucu noktaya değinmeden geçemeyeceğim. O gece açılış partisinden çıkan insanlar, karda yürüyerek izler bırakırlar; fakat yağan yeni karla birlikte bu izler kaybolur. Tıpkı insan hayatı gibi… Doğduğumuz andan itibaren pek çok olay yaşarız; ancak ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım, sonunda herkes ölür. Bu da gösteriyor ki sarf ettiğimiz tüm çabalar bir gün son bulacaktır. O hâlde, hayatı yaşarken iyi ve doğru insan olabilmek için çaba göstermeliyiz.
Kitabı bitirip kapağını kapattığımda aklıma Yunus Emre’nin şu dizeleri geldi:
“Dünya bir penceredir,
Her gelen baktı geçti.”
Herkese kitapla geçen bir yıl,