Tutunduğu dallar birer birer kopanlara, yüksekliğini ölçemediği uçurumlarda ayağı kayanlara…
Kendinden defalarca özür dilemek isteyip yine de kendine en sert cümleleri kuranlara.
Gülüşünün arkasına kederini saklayanlara, sesi titremesin diye susmayı öğrenenlere.
Bir sabah uyandığında dünyası eksilmiş olanlara, babasının yokluğunu hâlâ kapı aralıklarında arayanlara.
Hüznü omuzlarına sığmayanlara; kalbi, taşıdığı bedenden ağır gelenlere.
Hayatını masallara değil, ardı arkası kesilmeyen yıkımlara benzetenlere…
Her gece bir şarkının içinde kaybolup, sabaha biraz daha eksilerek uyananlara.
Kaybolmayı alışkanlık hâline getirenlere; kendini bile bulamayacak kadar uzaklaşanlara.
Sevdiği insanların sesini soğuk telefon cümlelerinden ezberleyenlere,
Yüzleri fotoğraflarda donup kalanlara, hatırlamak için bakmak zorunda kalanlara.
Unutmak için uyuyanlara değil; acısından uyumayı unutanlara.
Yarım kalmışlara, eksik bırakılmışlara, üstü aceleyle yamalanmışlara.
Özlemini kalabalık cümlelerin arasına sıkıştıranlara,
“Burada olmayanlar” diye içinden geçirenlere.
Düşerken bile onurunu saklayanlara, yarasını bahane etmeyenlere.
Sırtındaki izleri kabuk bağlamayanlara,
Kendini tren istasyonlarında unutulmuş bir bavul gibi hissedenlere…
Kimsenin sahiplenmediği, ama hâlâ bir yere varmak isteyenlere.
Kurala sığmayanlara, yasaya dar gelenlere,
Kendi yolunu yürürken yalnız kalmayı göze alanlara.
Bu satırlar;
Kırılmış ama hâlâ ayakta duranlara,
Dağılmış ama bütünü kalbinde saklayanlara.