Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsına, yani kâinata bakış; basit bir seyir değil, derin bir imtihandır. Zira bakmakla görmek aynı şey değildir. Göz her zaman görür; fakat hakikati ancak kalp idrak eder. İşte bu idrakin terazisi, mana-yı harfî ile mana-yı ismî arasındaki farkta saklıdır.
Mana-yı harfîyle bakmak, varlığı kendisi için değil, kendisini var edeni göstermek için okumaktır. Kâinat bu bakışta sessiz bir yığın olmaktan çıkar; ilâhî bir hitaba dönüşür.
Her zerre, “Ben O’ndan haber veriyorum” der. Güneş yalnızca ışık saçan bir küre değil, Rahmân’ın nuruna işaret eden bir aynadır. Toprak, tesadüflerin oyuncağı değil; dirilişi her baharda ilan eden kudret mühürlü bir sayfadır. Mana-yı harfî, eşyayı konuşturur; fakat kendini susturur. Çünkü burada merkez eşya değil, onu var eden iradedir.
Mana-yı ismîyle bakmak ise kâinata kendi adına bakmaktır. Sebepleri asıl sanmak, neticeyi maddeye, hikmeti tesadüfe, sanatı kör kuvvetlere havale etmektir. Bu bakışta her şey vardır ama anlam yoktur. Sebepler büyür, Müsebbib unutulur. İnsanın aklı kalır ama kalbi yetimleşir. Mana-yı ismî, varlığı sahiplenir; fakat onu tanıyamaz. Çünkü kendini anlatmayan şey, kendi başına bırakıldığında susar.
Esbaba bakmak elbette inkâr değildir; hata, hesabı esbapta bitirmektir. Sebep, bir perdedir; kudretin üzerini örtmek için değil, nazarı eğitmek için vardır. Tohum ağacı yapmaz, ateş yakmaz, ilaç şifa vermez. Bunlar yalnızca ilâhî fiillerin önüne konulmuş hikmetli vesilelerdir.
Mana-yı harfîyle bakan, sebebi inkâr etmez ama ona ilahlık da yüklemez. Sebebi yerinde görür, hükmü Allah’a verir.
İnsan, kâinata mana-yı harfîyle baktığında kul olur; mana-yı ismîyle baktığında ise farkında olmadan hükmeden kesilir. Kul olmak, küçülmek değil; hakikî büyüklüğe ermektir. Çünkü her şeyi kendi hesabına alan