George R. R. Martin'in "Ejderhaların Dansı"nın ilk yarısına adım atmak, tanıdık bir diyara ama derinden değişmiş bir hale geri dönmek gibi. Serinin beşinci kitabı, bir nefes alma ve yeniden toparlanma anından ziyade, fırtına öncesi derin, gergin bir sessizlik gibi geliyor. Okur, Demir Taht için verilen büyük savaşın ardından, Westeros'un her köşesinde tozun yavaş yavaş çöktüğünü, ancak bu tozun altında kaynayan çok daha karanlık ve kadim tehditleri hissediyor.
Kitap, bizi bildiğimiz karakterlerin peşinden sürüklerken, onları alışılmadık ve çoğu zaman rahatsız edici zorluklarla karşı karşıya bırakıyor. Duvardaki Jon Snow, bir savaşçıdan ziyade bir siyasetçi ve hatta diplomat olmanın ağır yükünü taşıyor. Liderlikle ihanet arasındaki o ince çizgide yürüyor ve her kararının, sadece Gece Nöbetçileri için değil, tüm krallık için sonuçları olabileceğini fark ediyoruz. Doğu'da, Daenerys artık fetheden bir kraliçe değil, yönetmeye çalışan, kültürler ve gelenekler arasında sıkışıp kalmış bir hükümdar portresi çiziyor. Onun mücadelesi, demirle değil, meşruiyetle, adaletle ve günlük siyasetin acımasız gerçekleriyle. Bu onu daha insan, daha kırılgan ve belki de daha tehlikeli kılıyor.
Ancak kitabın belki de en çarpıcı yanı, yeni bakış açılarının ve unutulmuş köşelerden yükselen seslerin derinliği. Westeros'un gölgede kalmış karakterleri -küçük lordlar, sürgünler, hayal kırıklığına uğramış şövalyeler- artık ön planda. Onların gözünden, "Buz ve Ateşin Şarkısı"nın sadece büyük hanelerin değil, sıradan insanların da, savaşın ve kışın acımasızca öğüttüğü hayatların hikayesi olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Martin, hiçbir kahramanı kolaylığa bırakmıyor; her biri ahlaki ikilemlerle, iç hesaplaşmalarla ve genellikle trajik sonuçlarla boğuşuyor.
Dil, Martin'in o her zamanki zengin,