George R. R. Martin'in "Ejderhaların Dansı"nın ikinci kısmı, bir solukta okunan bir macera değil, daha çok karanlık, sarmal ve ağır ilerleyen bir nehir gibi. Westeros, artık bir savaş alanı değil, savaşın enkazının soğuduğu bir mezarlığa dönüşmüş durumda. Kitap, zaferlerden ve net sonuçlardan ziyade, şiddetin kalıcı yaralarına, iktidarın yalnızlığına ve vicdanın ağır yüküne odaklanıyor.
Karakterler, önceki kitaplardaki gibi kahramanca hamleler yapmıyor; daha ziyade içinde bulundukları labirentten çıkış arıyorlar. Jon Kar, İnsanların Kralı olmanın siyaset ve sadakatle dolu çıkmazlarında boğulurken, Stannis Baratheon, kaderine doğru adeta bir trajedi kahramanı gibi, kararlı ve hüzünlü adımlarla ilerliyor. Theon Greyjoy'un bölümleri ise okuması en zor ama en sarsıcı olanları. Onun yaşadığı yıkım ve kimlik arayışı, serideki en derin karakter dönüşümlerinden birini sunuyor.
Okuyucuyu en çok cezbeden belki de kıtanın güneyindeki gelişmeler. Meereen'deki karmaşa ve siyasi entrikalar, Daenerys Targaryen'in idealleri ile gerçekler arasında sıkışıp kaldığı bir çıkmazı resmediyor. Onun hikayesi, tahtı almak ile adil bir şekilde yönetmek arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor. Ve tabii, Westeros'un unutulmuş köşelerinde, yavaş yavaş ama emin adımlarla güç toplayan gölgeler var. Bu kısımlar, fırtınadan önceki son sessizlik gibi, gelecek için derin bir gerilim yaratıyor.
Martin'in anlatımı, detaylarla örülmüş, zaman zaman kasvetli ama her zaman sürükleyici. Olay örgüsünden çok, karakterlerin iç hesaplaşmalarına ve toplumun çürüyen dokusuna odaklanıyor. Bazı okuyucular için temponun ağır ilerlemesi hayal kırıklığı yaratabilir, ancak sabırlı olanlar, bu sayfalarda serinin geleceğini şekillendirecek tohumların ekildiğini görecektir.
Sonuç olarak, bu kitap nefes kesici bir final ya