Gittikçe zaman bozuluyor ve halk azıtıyor. Bugün benim sarayımın kapısını tutarlar kız bahanesiyle, yarın İstanbul şehrini doldurur padişahın sarayının kapısını tutarlar başka bir bahaneyle. Vakt erişti gibime gelir. Şu halka bir çare bulamazsak hepimizin kellesi gider. Yarın zulmü bahane ederler, öbürsü gün vergiyi, öbürsü gün sarayımızı, öbürsü gün ekmeği... Ve birikirler birikirler... Yüz bin yılın öfkesi ve de acısıyla... Şimdiki gibi sessiz birikirler. Ve bu kalabalığa güç yetmez. Onlarla ordular, bir dünya kadar ordu olsa başa çıkamaz. Bunlar bir araya gelmeyegörsünler, önüne geçilemez. Bir çare, bunları bir araya getirmemek için bir çare...
Tophane'nin bitirimleri haklıydı. "Son delikanlı"nın bir reklam filminde öldüğü, Samsunlu Orhan abimin bile dokuz yüzlü telefon ayağı ile bizi huylandırdığı, bir dönemde, bir onlar mı kalmıştı; duruş, bakış, keşiş raconlarını koruyacak olan? Hiç bitmeyecek zenginliklerin sahibi imiş gibi, sonsuz cömertliklerin, dipsiz kıyakların vakti değildi artık. Şimdi devrik ve devirsizdik.
Az önce okuyan insanların, okumayanlara kıyasla %60 oranında anlama kapasitelerinin daha fazla olduğunu okudum bir yerde. Oran tartışmaya açık elbette. Benim de kişisel gözlemim hep daha fazla olduğu yönünde oldu. Duyguları ve insanları anlama çabası da bunun şemsiyesi altında. Peki anlayanlar anlamayanların fazla olduğu yerde daha huzursuz, daha hassas mı olacak? Okumak insana ilaç gibi gelir bazen ama anlamak hasta gibi hissetmemize de sebep olmuyor mu bazen?