Jack London.. Benim hayatımın dönüm noktalarında yol göstericim olan adam... Martin Eden'inim yazarı..
Jack London’ın Deniz Kurdunu bitirdiğinizde, sanki okyanustan değil de insan ruhunun en karanlık kıyılarından çıkmış gibi hissediyorsunuz. Fırtınalar, kavga gürültü, dalgaların sesi, ama bunlardan daha da güçlü bir şey var bu kitapta: İnsanın içindeki savaş.. Ve uğruna bu hayatı yaşamaya değer kılanlar..
Kitabın kalbinde duran figür: Kurt Larsen. Güçlü, kültürlü, zekâsıyla büyüleyen ama aynı zamanda korkutan bir adam. Bir kaptan, evet, ama aynı zamanda bir filozof ve bir zorba. Onun karşısında ise Humphrey Van Weyden var. Başlangıçta narin, kırılgan, kitaplardan dünyayı öğrenmiş, gerçek hayatta henüz test edilmemiş bir adam..İşte tam burada aklıma Martin Eden geliyor. Martin de tıpkı Van Weyden gibi, önce hayata uzaktan bakan biri. Ama sonra hayatın tam ortasında, yumrukların, alayların, yalnızlığın içinde yoğruluyor. İkisi de önce kırılıyor, sonra sertleşiyor, ardından da iç dünyalarının duvarlarını tek tek yıkıyorlar. Biri okyanusun ortasında, diğeri toplumun göbeğinde ama ikisi de aynı soruyu soruyorlar içten içe:
> “Ben kimim bu dünyada, ve bu dünya benim neyim olur?”
Kurt Larsen, Martin Eden’in entelektüel yalnızlığını hatırlatıyor bana. İkisi de insanlara yukarıdan bakıyor bazen, çünkü düşüncelerle dopdolu zihinlerinde kimseye yer yok gibi. Ama aradaki fark şu: Martin bir çıkış arıyor, ruhunun bir anlam bulmasını istiyor; Larsen ise çoktan hiçliğin içinde kaybolmuş gibi. Biri umutsuzca var olmak istiyor, diğeri var oluşun gereksizliğini kabullenmiş.
Ve Van Weyden ile Martin arasında da farklar var: Martin sistemin duvarına toslamış bir yalnızken, Van Weyden doğayla ve bir tiranla yüzleşerek kendi içindeki gücü keşfediyor. Bu yüzden belki de Deniz Kurdu,