İbadet, müslümanı bir alemden alır başka bir aleme taşır. Namaza duran kul, halkı bırakır; Hakk’a yaklaşır. Bu hal, ona büyük bir manevi lezzet verir. Bu yüzden ilk üç ayetteki gâib siğasından muhataba geçilir. Muhatapta ise yakınlık vardır.
Mü’min, meleklerin de kendisiyle birlikte ibadette olduğu bilinciyle namaz kılar. Bu yüzden “Yalnız sana ibadet ederim.” değil de “Yalnız sana ibadet ederiz.” der.
Ulu şeriatın “İstersen hakkını al, dilersen bırak” diye buyurduğu veya “İstersen karşılığını ara, istersen affet” dediği yerde sen af ve barışmaya yanaş ki “Kim affeder, barış sağlarsa mükafatı Allah’a aittir” kesin nassıyla afçı, sulhçü, düzeltici, karşılığı ve mükafatı Allah’a kalmış olanlardan olasın.
Ama şeriatın “Gazap et!”, “Buğz et!” dediği noktada gazap et, buğz et. Allah rızası için buğz, kötü değil iyidir; çirkin değil güzeldir. Allah’ın rızası için buğz, bir üstün ahlak şartıdır, üstün ahlaktan bir fasıldır. O halde, kimseye şahsın için buğz etme, yalnız Allah için buğz et. Yalnız, şeriatın buğz et dediği yerde buğz et.
Şu bir hakikattir ki, bir mürid hak yolunda doğruluktan ayrılmadıkça, Mutlak Hidayet Erdiricisi Rab, onu bir mürşid-i kamile rastlatır ve şeytanları bile ona hayrı ilham edici meleklere çevirir. Doğruluk bir büyük iksirdir ki, neyin üzerine konsa onu arıtır ve bakır üzerine konsa onu altın yapar.