Öyle bir kitap ki, bir oturuşta su gibi akıp gidiyor ama bittiğinde zihninizde bıraktığı o derin sessizlik sizi uzun süre düşündürmeye devam ediyor...
Yazarın o kadar yalın ve sade bir dili var ki, sayfalar akıp giderken hikayeye eşlik eden İstanbul betimlemeleriyle kendinizi bir anda o sokakların tam içinde buluyorsunuz. Şehrin ruhuyla hikayenin dokusu birbirine o kadar güzel oturmuş ki!
Benim için bu kitap, iki dostun birbirinden uzaklaşmasından ziyade; insanın aslında kendi içinden yavaş yavaş kopuşunun hikayesiydi... Öyle büyük fırtınalarla da değil; adı konulmayan, fark edilmeyen o küçücük sessiz uzaklıklarla... Halim ve Ferdi... Aynı geçmişten gelen ama zamanla birbirine yabancılaşan iki farklı yol. Bir zamanlar aynı cümleleri kuran insanların, sessizce birbirine yabancılaşması beni gerçekten çok sarstı.
Günümüzün o bitmek bilmeyen teknoloji hastalığına yapılan vurgu ise harikaydı. Halim'in teknolojiye tutunan dünyasıyla Ferdi'nin o sorgulayan hali aslında hepimizin iki yüzünü temsil ediyor gibi... Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor ama kimse gerçekten bir yere varamıyor. İnsan, en çok sevdiklerinden uzaklaşırken değil; o uzaklığı fark etmediği anlarda gerçekten kayboluyormuş.
Çocukluğumuzda sokaklarda oynadığımız o saklambaca, sekseğe duyduğumuz özlem; "Çocuklar Gülmeli" diye kurulan o masum hayaller... Ama bir yandan da o gizemli cinayetler, Mısır yolculukları, yalanlar ve bir kedinin dolaptan ağzında bir anahtarla çıkmasıyla tamamen değişen bir seyir... Her şey o kadar yerinde ve dozunda işlenmiş ki!
Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen kurgu ve karakter derinliği gerçekten çok başarılıydı. İlerleyen kitaplarında bu tarz hikayeleri daha da büyüteceğine eminim.
Eskilere duyulan o saf özlemi ve modern dünyanın karmaşasını iliklerinize kadar hissettiren,