İtiraf ederim ki, bu yazı bir fotoğraftan çıktı. Evet. Bir fotoğraftan. Kibrit çöpleriyle çocukluğu-gençliği-ihtiyarlığı anlatan bir çalışmaydı. İnternette gezerken rastladım. Sonra cümle detayların Sahibi Celle Celâluhû dikkatime namazın hareketlerini de verdi. Baktım. Aşağı-yukarı aynı şeyleri gördüm. Kıyamım gençliğim. Rükûm ihtiyarlığım. Emeklemem secdeye gidişim-kalkışım. Secdem doğumum-ölümüm. Bir bütünlük içinde gözüktü bana hepsi. Yâni "aynı döngünün parçalarını temsil ediyorlar" gibi geldi.
Üstelik bir de yaşanılanı dalgaya benzettim. Aynen. Dalgaya. Zeminden yükseliyor. Âhirinde yine zeminle buluşuyor. Namazın şekli dalgaya benzediği gibi insanın hayatı da benziyor. Hattâ güneşin doğup batışı da. Arkadaşım sanki sadece denizler dalgalanmıyor. Günde güneşle dalgalanıyor.
Bu durum elbette hatırıma hemen 9. Söz'ü getirdi. Hani "namazın beş vakte hikmet-i tahsisini" anlatan o latif metni. Sahi. Mürşidim de orada böylesi bir döngüselliğe dikkat çekmiyor muydu? Yani zaman iç içe sarılı evreler içinde yaşanmıyor muydu? Öyle ki, büyük dairede olan tasarrufları, küçük dairemizde beş vakitle müşahede ediyorduk. İzdüşümlerini âlemimizde böyle görüyorduk. Ah. Sözü neden kendimde oyalıyorum ki arkadaşım? Yerinden alıntılayayım:
"Nasıl ki haftalık bir saatin saniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de, Cenâb-ı Hakkın bir saat-i kübrâsı olan şu âlem-i dünyanın saniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı ve dakikaları sayan seneler ve saatleri sayan tabakat-ı ömr-ü insan ve günleri sayan edvâr-ı ömr-ü âlem birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmündedirler ve birbirini hatırlatırlar."
__İki misâlini hemen ilâve edelim ki tamam