Aşkın arınma ateşi ve elmas kalp
Birinci sayfada kalbe düşen o ilk aşk yangını fani bir cemalin hasretiyle kavrulup dururken aslında ruhu ebedi bir vuslata hazırlayan kutlu bir fırındır. İnsan kalbi öyle muazzam bir sevme kabiliyetiyle dokunmuştur ki bu koca dünyayı ve içindeki bütün fani mahbubları içine koysan yine de o derin açlığı ve sızısı dinmez. Çünkü o daracık kafese sığdırılan muhabbet aslında topraktan süzülüp gelen geçici gölgeler için değil o gölgelerin asıl sahibi olan baki sanatkar için verilmiştir. Sen aynadaki parıltı söndü diye karanlıkta kaldığını sanıp feryat ederken o şefkatli kudret kırılan cam parçalarından bakışını çekmeni ve doğrudan o sönmez güneşe sevdalanmanı murat eder. Bu yüzdendir ki fani olanın gitmesi bir ceza değil kalbin o kırılgan bağlardan kurtulup elmas bir hakikate dönüşmesi için lütfedilen nurlu bir temizlenmedir. Bak gökyüzündeki her bir yıldız ve yeryüzündeki her bir çiçek kendi lisanıyla o sonsuz güzelliğin isimlerini haykırırken senin kalbin de bu muazzam ilahi sanatın en yüksek hayranı ve şahididir. Elif gibi dik durup o hakiki aşkın peşinden giden yolcu uğradığı her hasret sancısında ruhunun biraz daha olgunlaştığını ve dünya zindanından özgürleştiğini fark eder. Kendi hiçliğini ve zayıflığını anlayıp bir vav gibi o sonsuz rahmetin huzurunda eğildiğinde dünyanın bütün sahte rütbeleri ve geçici parıltıları ehemmiyetini kaybeder. Sevgini o fani mahbubların kendi zatına değil onlarda tecelli eden o baki olan Allah'ın esmasına sattığında hayatındaki her bir ayrılık ebedi bir dostluğa ve solmaz bir vuslat neşesine evrilir. Bismillah diyerek adımladığın bu basamaklarda karşına çıkan her darlık tıpkı toprak altındaki bir çekirdeğin çatlama anı gibi sana yepyeni ve ebedi bir hayatın kapılarını aralamaktadır. Ruhun o bitmek bilmeyen sonsuzluk arzusu bu fani alemin
bu bir araştırmadır herhangi bir toplumu kötüleme değildir
Gülbank veya gülbang; yapılacak bir işin hayırla sonuçlanması, sağlık, esenlik, başarı veya şükür amacıyla toplu halde okunan, belirli bir ritmi ve kalıplaşmış ifadeleri olan dualara verilen isimdir. Kelime anlamı olarak "bülbül sesi, güzel ses, zafer narası" gibi manalara gelir.Gülbank duası hakkında öne çıkan bazı özellikler şunlardır:Okunuş Şekli: Genellikle yüksek sesle, ahenkli, secili (iç kafiyeli) ve melodik bir yapıda okunur. Duanın sonunda genellikle "Allah, eyvallah", "Hû" veya salavat getirilir.Kullanım Alanları: Geleneksel Türk ve Osmanlı cemiyet hayatında, özellikle tekkelerde, tarikat ayinlerinde, esnaf toplantılarında (ahi teşkilatı) ve yemek dualarında sıkça kullanılmıştır.Günümüzdeki Yeri: Günümüzde en yaygın örneklerini Alevi-Bektaşi cem ibadetlerinde (cemselâm, lokma duaları vb.) ve bazı büyük camilerde (özellikle Cuma namazı öncesi müezzinler tarafından okunan dualarda) görmek mümkündür.Detaylı metin yapıları ve ritüeller hakkında bilgi almak için TDV İslâm Ansiklopedisi kaynağını inceleyebilirsiniz. Gülbank duası, tek bir kalıplaşmış metinden ibaret değildir; okunduğu yere, amaca ve geleneğe (Alevi-Bektaşi, Mevlevi, Yeniçeri/Mehter, Cami müezzinliği) göre farklı sözleri ve çeşitleri bulunur. Gülbankların ortak özelliği, genellikle ritmik, kafiyeli (secili) bir dille yazılması ve katılımcıların aralarda yüksek sesle "Allah Allah" demesidir. [1, 2, 3, 4] Kullanım alanlarına göre en bilinen gülbank sözleri ve örnekleri şunlardır: ## 1. Alevi-Bektaşi Geleneğinden Genel Gülbank Örneği En yaygın olarak cem ibadetlerinin başında, sonunda veya yemeklerden (lokmalardan) sonra okunan standart bir gülbank şu şekildedir: "Bismişah, Allah Allah! Akşamlar hayrola, hayırlar fethola, şerler defola. Müminler ber-murat ola, münkirler matola, münafıklar berbat
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Ruh-u revanım..
Susarak seviyorum seni.. Hiç kullanılmamış sözler kirletilmemiş cümleler kurmak isterim çünkü her bir mısra senin yanında kirli kalır dil eşyanın tozunu taşır üstünde..sıfatlar birer pranga isimler ise dar birer hücre ben seni var ederek yok etmekten korkarım çünkü tanım sınırlamaktır sonsuzluğu..Adının değdiği her harf evrenin o ilk tınısından kopan bir yankı,ama aslına hep yabancı, hep biraz eksik..Hangi sözcük leke bırakmaz ki ruhun aynasında? Güzel desem güzeliğinin hudutunu çizmiş olurum, ebedi desem zamana hapsetmiş olurum seni..Oysa sen henüz söylenilmemiş olanın o Asil saflığı zihnimde ki mutlak boşluğun en dolu yankısısın..belkide en büyük şiir dudaklarımın arasındaki o titrek duraksamadır..Bırak kelimeler dünyanın gürültüsünde kalsın,ben seni dilin henüz icat edilmediği o kuytu derinlikte hiç bir sesin dokunamadığı o beyaz sesizlikte seveyim..Çünkü ancaq sustuğumda hakikatın o lekesiz kalbiyle konuşabilirim..SevgiLi 💙💛
1000Kitap
Biraz başım sıkışsa,biraz aklım karışsa, biraz canım yansa, biraz içim daralsa, yaramdan bir parça kan aksa onu düşünüyordum. Durum ne olursa olsun, onun varlığı,onunla bir araya gelme ihtimali, karşılıklı oturup derdimi anlatma imkânı kendimi daha iyi hissetmeme neden oluyordu.Bir kadına âşık olmak demek, o kadının elini sürdüğü en ölümcül yaranın bile o anda iyileşeceğine dair mutlak bir inanca sahip olmak demektir. Bir kadına âşık olmak demek ona doğru yürürken attığın her adımda sızılarınında dinmesi demektir. Şanzelize Düğün Salonu
Selahattin ​Enis, Zaniyeler’de Şişli salonlarını ve Mütareke aristokrasisini masaya yatırmıştı. Erkek Kızlar’da ise projektörünü erken Cumhuriyet’in en kutsal kurumsal mekânlarından birine; modernleşmenin ve yeni kadının inşa dairesi olan "Mektep"e (Kız Okulu) çevirir. Resmi ideoloji ve anaakım edebiyat için kız okulları, cehaletin yıkıldığı, asri ve faziletli "cumhuriyet annelerinin" yetiştiği birer aydınlanma yuvasıdır. Enis ise bu sterilliği ilk satırdan itibaren yırtar. Koridordaki kızlar "ateş konulmuş bir su tenceresi gibi fıkırdayarak kaynamakta", çorap bağlarının arasından paralar çıkmakta, elektrik kesintileri gizli günahların emniyet supabı olmaktadır. Selma karakterinin sınıf arkadaşlarına (Zehra, Müberra, Hasibe) yönelik tahlili, Zaniyeler’deki aydın eleştirisinin okul sırasındaki provasıdır. Dışarıdan "zahide" (dindar/ahlaklı) ya da "en terbiyeli" görünen kızların cepleri aşık nameleriyle doludur; müdireye yaranmaya çalışan Hasibe ise güce tapan oportünist aydının erken dönem prototipidir. Enis, çürümenin mekândan bağımsız, sistemik bir salgın (frengi gibi) olduğunu ilan eder. Öykünün sonunda Selma, sevgilisi Müzehher’in çantasında kendi annesinin aşk mektubunu bulur. Anne, kızının kadın sevgilisine göz koymuş ve kızının evde olmadığı günleri kollayan bir "zaniye"ye dönüşmüştür. Bu tekinsiz ve ensestiyöz kırılma, Enis’in sadece Şişli salonlarına değil, taşranın veya geleneğin sığındığı o "kutsal aile" mitine de zerre kadar güvenmediğini gösterir. Anne figürü (geleneğin, ahlakın ve şefkatin koruyucusu), kızının gayri-tabii (Enis'in deyimiyle) ilişkisine ortak ve rakip olmuştur. Burada Enis’in anlatıcı sesi ahlakçı bir tonda kalsa da, kurgusal dehası ahlakçılığın ötesinde mutlak bir nihilizme varır. Sığınacak hiçbir temiz köşe, arkasına yaslanılacak hiçbir
Edebiyat
Karanlığın Kor Ateşi: İnkârın Nefes Alışı İnkâr, sanıldığı gibi mutlak bir yokluk ya da basit bir boşluk değildir; aksine, inancın en karanlık, en ateşli ve kendi içinde en amansız hâlidir. İnanmak; varlığın o sonsuz akışına, O Ebedî Sevgili'nin şefkatli kollarına kendini bırakmak ve bir damla olduğunu kabul edip ummana karışmakken; inkâr, akıntıya karşı amansız bir barikat kurma çabasıdır. Bu yönüyle her inkâr, aslında içinde devasa bir direnç, büyük bir enerji ve paradoksal bir adanmışlık barındırır. İnkârcı, yok saydığı o sonsuz azametin karşısında, kendi varlığını sabitlemek için gece gündüz nöbet tutan bir gece bekçisidir. Bu duruşun merkezinde, görkemli ama bir o kadar da kırılgan olan "benlik makamı" yer alır. Bir ateist ya da kâfir, kalbinin derinliklerindeki o fıtrî teslimiyet çağrısını susturabilmek için nefsini bir tahta oturtur. O makam, insanın acziyetini örtmek için inşa ettiği suni bir kaledir. Kul, o tahta kurulup kendi cüz'î iradesini, aklını ve varlığını mutlaklaştırmaya çalıştıkça, aslında kendi elleriyle ördüğü bir zindanın hükümdarı olur. Kendisini var eden, nefes veren, kalbini her an bir aşk ritmiyle çarptıran Rabbini inkâr ederken; aslında en büyük savaşı dışarıdakilerle değil, kendi ruhunun zâhir ve bâtın kutuplarıyla verir. Çünkü insan ne kadar uzağa kaçarsa kaçsın, kalbinin her odacığında O Ebedî Sevgili'nin tecellisinin izleri, o mukaddes aynanın parıltıları yaşamaya devam eder. İşte bu amansız savaşın ulaştığı son nokta, trajik ve bir o kadar da çarpıcı bir dönüşümdür: Artık inkârı, onun imanı hâline gelir. İnanan insan nasıl ki her nefesinde, baktığı her çiçekte, denizden esen serin bir ikindi rüzgârında Sevgili'nin imzasını görüyorsa; inkârcı da hayatı boyunca o imzayı silmek için mesai harcar. Ateistin dindarlığı,
Duygu ve Düşünce