Bı türlü cevabını bulamadığım soru. Bir anne düşün, cennette sonsuz huzur ve mutluluk içindeyken, evladı cehennemde acı çekiyor... Bu nasıl dayanılır? Mantık olarak gerçekten çok zor bir paradoks. Dini öğretilerde (özellikle İslam’da) bu konuda genellikle şöyle cevaplar veriliyor: - Cennetteki kişiler tamamen farklı bir ruh haline kavuşuyor. Orada keder, üzüntü, hasret gibi duygular kökünden kalkıyor. Allah’ın iradesi ve rahmetiyle kalpler öyle bir huzura eriyor ki, “keşke” ya da “acaba” diye bir şey kalmıyor. Yani anne orada o acıyı hissetmiyor ya da hissetse bile katlanılabilir, hatta adalet duygusuyla kabullenilebilir hale geliyor deniyor. - Bazı alimler de der ki: Dünyadayken sevdiğimiz insanlar için üzülmemiz çok normal, çünkü burası imtihan yeri. Ama ahirette her şeyin **mutlak adalet içinde olduğu görülür. Kişi cehenneme kendi tercihleri, zulümleri, inkârı yüzünden gitmiştir. Anne orada bunu bildiği için “keşke” çekmez. Ama samimi söyleyeyim... Bu açıklama bazı insanlara yetiyor, bazılarına da yetmiyor. düşünüyorum Bir annenin evladının sonsuz acısına kayıtsız kalabilmesi**, sevgiyle bağdaşmıyor gibi geliyor. Bu, “sonsuz ceza” kavramının en çok sorgulandığı noktalardan biri zaten. Bazıları da “Belki cehennem sonsuza kadar değildir, belki bir süre sonra temizlenme olur” diyor (bu konuda mezhepler arası fark var). Bazıları ise “Allah dilerse herkesi affeder, özellikle şefaatle” diye umut ediyor.
"Hayatta daha acı ve daha keyif veren başka bir şey yok: Olgunlaşmak. İki yönüyle de insana ait, insana dair. Zamanın doğurduğu mutlak hakikat."
Cihan Çetinkaya
Cihan Çetinkaya
Hayata Dair
"Hayvan için yaşam bir mutlaktır; insan içinse bir mutlak ve bir bahanedir." Cioran
929
kimse kimsenin aynısı değil kimse kimsenin farklısı değil herkesten daha mutlu olduğumuz doğrudur
Şafak Sancısı Hikayeler kısmında!!!
Bu kitap, her şeyin yolunda gittiği o parlak ve tasasız günlerin kitabı değil. Bu kitap; ışıklar söndüğünde, kalabalıklar çekildiğinde ve sen odanın ortasında, içinin o en zifiri yalnızlığıyla baş başa kaldığında başlayan bir yolculuk. Hani insanın hayatında öyle bir an gelir ya... Her kapı yüzüne kapanmış gibi hisseder dilsiz bir duvarda. Dualar dudaklarından dökülür ama sanki gökyüzü kat kat demirdir de hiçbir feryat yukarı geçmez gibi gelir. İncinirsin, yorulursun, en çok da "Herkes gibi ben de unutuldum mu?" korkusuyla titrersin. "Bitti," dersin o uçurumun kenarında, "Benden bu kadar, buraya kadarmış..." İşte tam orası, gecenin en koyu, siyahın en mutlak olduğu yerdir. Ve tam orası, şafağın başlamak üzere olduğunun yegâne kanıtıdır. Çünkü gitmekte olan gece, tahtını ışığa teslim etmeden önce bütün öfkesiyle yüklenir dünyaya. İçindeki o büyük daralma, o dayanılmaz sızı bir bitişin değil; ruhunda doğmak üzere olan şafağın sancısıdır. Bölünen gece, çekilen o ilk beyaz çizgiyle mağlup olacaktır. Rabbimiz, güneşin her yeri aydınlattığı o rahat sabahlara değil; karanlığın tam ortadan ikiye yırtıldığı o ilk kırılma anına yemin ediyor: "Fecre andolsun..." Bu sayfalar sana sahte bir mutluluk vaat etmiyor. Sana acını unutturmayı değil, çektiğin o acının aslında seni nasıl bir aydınlığa hamile bıraktığını fısıldıyor. Eğer sen de kendi gecenin en koyu saatindeysen... Eğer kalbin bir sızıyla ilahi bir işaret bekliyorsa... Kapağı çevir, karanlığı yırt ve şafağına yürü. Çünkü fecre yemin olsun ki; o beyaz çizgi senin için de çekilecek.
Ali
Ali
°•○● "Kendini özgür sanan performans öznesi aslında bir köledir. Efendisi olmaksızın kendini gönüllü olarak sömürmesi ölçüsünde mutlak köledir. Karşısında artık onu çalışmaya zorlayan bir efendi yoktur. Salt yaşamı mutlaklaştırarak çalışır"
Psikopolitika
Psikopolitika