İÇTİHAD NASSI AŞMA FAALİYETİ DEĞİLDİR...
(...) İçtihad, nassı aşma faaliyeti değildir; nassa bağlı aklın değişen hâdiseler karşısında hükmü bulma faaliyetidir; dinde gizli olan hükmün açığa çıkarılmasıdır. Burada “gizli olan” Kur’ân’ın her çağa hitap eden bir hükmünün olmaması değildir; tam aksine, gizli olan, hükmün eşya ve hâdisedeki mahalli, insan ve toplumdaki karşılığı, zaman içindeki tatbik keyfiyeti, yani “bu ölçü bu vakıada nasıl görünür?” sorusunun cevabıdır. Yâni dinin gizliliği, dinin kapalı, eksik, tarihî şartlara mahkûm veya modern yorumcu tarafından tamamlanmaya muhtaç oluşundan değil; insanın, eşya ve hâdisenin, zamanın, toplumun ve kendi nefsinin hakikatine nüfûz etmekteki aczinden doğar. Tarihselci burada yanılır: O, değişen tarihî şartları görünce hükmün bağlayıcılığını tarihî şartlara indirir. İslâm’a Muhatap Anlayış ise değişen tarihî şartları görünce, “bu şartın hakikati nedir ve Mutlak Ölçü bu şartta nasıl tatbik edilir?” diye sorar. Bu yüzden “dindeki gizliliklerin açık edilmesi "aslâ nassın tarihî kabuğunu soyup çağdaş özü bulmak” değildir. Bu, tarihselci dilin yaptığı tahriftir. Tarihselcilik, önce lâfzı tarihî bağlama kapatır, sonra kendisinin çıkardığı genel ilke veya maksatları bugüne taşır. Böylece “gizli olanı açıyorum” sanır. Tarihselcilik, Kur’ân’ın tarih içindeki inişini görür; fakat Kur’ân’ın tarih üstündeki hükmünü göremez. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -IV. Sonuç-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik
İSLÂM YENİLENMEZ, ANLAYIŞ YENİLENİR...
(...) Dolayısıyla “tatbik fikri” ile “tarihselcilik” arasındaki fark açıktır. Tarihselcilik, değişen tarihî şartlardan hareketle hükmün bugünkü geçerliliğini veya işlevini yeniden belirleme eğilimindedir. Tatbik fikri ise hükmü tarih karşısında eritmez; tarihi, hükmün tatbik sahası olarak kavrar. Yani tarihselcilik “çağ değişti, o hâlde hükmü yeniden anlamlandırmalıyız” derken; tatbik fikri “çağ değişti, o hâlde Mutlak Ölçü’nün bu çağdaki meseleye nasıl tatbik edileceğini idrak etmeliyiz” der. Bu, mezhep ve içtihad meselesini de doğru yere oturtur. Mezhepler, zamanüstü ölçülerin yeni zaman ve mekân tecellilerinde nasıl uygulanacağının sistemli ifadeleridir. Buradan çıkan sonuç şudur: Yenilenme, temeli yıkmakla değil, temel üzerinde yeni tatbik idrâki kurmakla olur. İslâm’a Muhatap Anlayış terkibinin anlamı da buradadır. Yenilenme, İslâm’ın yenilenmesi değil, İslâm’a muhatap anlayışın yenilenmesidir. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -IV. İslam’a Muhatap Anlayış ve Tarihselciliğin Farkı-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik
Reklam
VAHİY ve TARİHÎ DÜNYA...
(...) Mustafa Öztürk “nesh” olgusunu sadece klasik bir usûl bahsi olarak değil, Kur’ân’ın kendi nüzûl süreci içinde hükümlerini tarihî ve sosyolojik değişime göre revize ettiğini gösteren merkezi bir delil olarak kullanır. İlk Müslüman neslin, hükümleri yirmi üç yıllık canlı bir süreç içinde yaşadığını; sonraki Müslümanların ise aynı hükümleri tamamlanmış mushaf içinde yan yana gördüğünü söyler. Buradan vardığı sonuç, Kur’ân hükümlerinin bir kısmının mutlak, sabit ve her şartta lâfzı mucibince uygulanacak normlar olarak değil, nüzul dönemindeki değişen şartlar içinde işlev gören hükümler olarak anlaşılması gerektiğidir. Yine Öztürk’e göre sahabe Kur’ân’ı kendi başına duran yazılı bir metin olarak değil, Hz. Peygamber’in fiilî rehberliğiyle iç içe geçmiş bir hayat tecrübesi içinde kavramıştır. Bu tespit, ilk bakışta Kur’ân-Sünnet bütünlüğünü vurguluyor görünür. Fakat Öztürk bu bütünlüğü, Kur’ân’ın anlamının metnin kendisinde tamamlanmış olmadığı, vahiy ile tarihî dünya arasında kurulan dinamik ilişkide açığa çıktığı fikrine bağlar. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -II. Tarihselciliğin Temel Varsayımları-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik
Aşkın (Cinsel Sevginin) Metafiziği, insanın, türün bir “bireyi” olarak kendi dışında bir yerde ve geçmiş zamanda yazılmış bir oyunun çaresiz edilgen aktörü olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. “Oyunun” senaristi olmasa da amaçlarının farkında olan ödünsüz merci, İRADE’dir. İrade, bütün canlı türlerin ideal tipinin korunup hayatta kalmasını sağlama kaygısı taşır. Türün bireyi (insan-hayvan) içine irade tarafından içgüdü halinde yerleştirilmiş dürtülerin doyum taleplerinin edilgen hizmetçisidir. Türün korunup devam etmesi bakımından tayin edici önem taşıyan “cinsel dürtü”nün tamamlayıcısı “cinsel sevgi”nin. dikkatle değerlendirilmesi gereken mutlak ya da nispi özellikleri, uyulması gereken kuralları vardır; bu oyun kurallarını, “türün aleyhine” sonuç almaksızın, kimse ihlal edemez. Aşkın Metafiziği: Kör iradenin tutsaklığı.
Alıntı
Hangi sözde gerçeğe yakınlaşırsak yakınlaşalım onun kurgusal tarafını görebilmeye başlıyoruz ve sonunda "bu da değilmiş" diyoruz. Yazıyoruz, çiziyoruz, düşünüyoruz, "görünüyoruz" ama tüm bu şeylere belki on yıl sonra dönüp baktığımızda "meh!" diyebileceğimizi daha şimdiden öngörüyor olma farkındalığımızdan rahatsızlık duyuyoruz. Bunun farkındalığıyla felsefe yapıyoruz, psikoloji konuşuyoruz hatta sıklıkla ilişkilerimizde bile bu farkındalığı arıyoruz ve sonuç olarak bu farkındalığın kendisini bir viral içeriğe dönüştürmeye başlıyoruz. Ve viralleşen her içerik, tacirlerin ve fenomenlerin sattığı birer ürüne dönüşüyor, fakat bu onu illa da kavradıkları ya da farkında oldukları anlamına gelmiyor. Ve bu farkındalıklar hem ulusal hem de bireysel kimlik sancıları yaşanmasına neden oluyor. Parça parça fark ettiğimiz tüm bu kurgusallık bizde mutlak bir gerçeğin olmadığına yönelik bir sezgi uyandırıyor. Ve bu sezginin kendisinin de bir kurgu olup olmadığı konusunda kafalarımız karışık.
Duygu ve Düşünce
ÖZGÜRLÜĞÜN SINIRI: İSTEMENİN KÖKENİ, BEDENİN HÜKMÜ VE FARKINDALIĞIN İMKÂNI I. İnsan Gerçekten Özgür Müdür? Modern insan kendisini özgür bir varlık olarak düşünmeye eğilimlidir. Karar verdiğine inanır. Seçtiğine inanır. İstediğine inanır. Hayatına yön verdiğine inanır. Bu nedenle insanın kendisi hakkındaki en temel varsayımlarından biri şudur: «"Hayatımın sahibi benim."» Fakat insan davranışlarına daha yakından bakıldığında bu varsayımın sandığımız kadar sağlam olmadığı görülür. İnsan birçok şeyi seçebilir. Fakat seçmeden önce istemek zorundadır. Ve tam burada özgürlük probleminin merkezi ortaya çıkar. Çünkü insan yaptığı şeyi nasıl yapacağını seçebilir. Ama yaptığı şeyi istemeyi seçemez.
Reklam