İnsanlar benden kaçıyorlar veya ben onlardan kaçıyorum. Bu iki kaçış arasında hiçbir fark yok. Sonuç aynı: Mutlak bir yalnızlık...
Friedrich Nietzsche
Din ve yönetim.— Devlet, daha açık söylemek gerekirse, yönetim, hâlâ yeterince olgunlaşmamış bir çoğunluğun bekçisi olarak kurulduğunu bildiği ve dinin korunması mı yoksa ortadan kaldırılması mı gerektiği sorununu onlar adına değerlendirdiği sürece, büyük ihtimalle her zaman dinin korunması yönünde karar verecektir. Çünkü, kayıp, mahrumiyet, korku ya da güvensizlik durumunda, yani yönetimin sıradan insanın ruhsal acılarını dindirmek için doğrudan bir şey yapamayacağını hissettiği zamanlarda, din bireysel ruhu tatmin eder. Hakikaten de, evrensel, önüne geçilmez ve şimdilik kaçınılmaz olan kötülüklerin (kıtlık, ekonomik krizler, savaşlar) tam ortasında bile din çoğunluğa sakinleştirici, sabırlı ve güven verici bir tutum kazandırır. Devlet yönetiminin kaçınılmaz ya da tesadüfi kusurlarının veya hanedanlık çıkarlarının tehlikeli sonuçlarının dikkatli bir gözlemci için görülebilir hale geldiği ve onu daha dikkafalı olmaya yönelttikleri herhangi bir yerde, daha az kavrayışlı insanlar Tanrı'nın elini gördüklerini düşünecekler ve yukarıdan gelen düzenlemelere sabırla boyun eğeceklerdir (ki bu, kutsal ve insani yönetim biçimlerinin iç içe geçtiği bir anlayıştır). Böylece, iç barış ve gelişimin sürekliliği korunmuş olacaktır. Bir rahipler sınıfının kendi sadakati pahasına yönetici güçle anlaşmaya varamayıp onunla çatışmaya girdiği nadir durumları saymazsak, halk duygularının birliğinden, herkesin aynı fikirlere ve amaçlara sahip olmasından doğan güç, din tarafından korunur ve onun damgasını taşır. Her zaman olduğu gibi, devlet rahipleri nasıl kazanacağını bilir çünkü devlet ruhları hayli özel ve örtük biçimde eğiten bu rahiplere ihtiyaç duyar ve dışarıdan bakıldığında tamamen farklı bir çıkarı temsil ediyor gibi görünen hizmetkârlara nasıl değer vereceğini bilir. Rahiplerin
Felsefe
Reklam
Hegel bir kez kabul edildikleri takdirde âlet ya da ortam metaforlarının, şeyleri kendilerinde oldukları gibi bilemeyeceğimiz sonucuna bizi dosdoğru götürdüğünü kabul eder. Ancak, bunları bilgi için birer model olarak almamız gerek-tiğini veya buna zorunlu olduğumuz düşüncesini yadsır. Bu metaforların sonuçlarının kabul edilemezliği ve kullanımlarının bir gerekçesi olmayışı konusunda taviz vermez. Fenomenlerle sınırlı bilgi, Kant'ın sunduğu bilgi, reddedilir. Hegel'e göre bu tür bilgi nihai olarak tatmin edici olmamakla kalmaz, bilgi diye anılmayı bile hak etmez. Fenomenoloji'de şöyle der: Bu hata korkusu öncelikle bir yanda mutlağın durduğunu ve bilginin diğer yanda, kendisiyle ve mutlaktan ayrılmış olarak, hâlâ gerçek bir şey olduğunu ya da mutlağın dışında kalmakla hakikatin de dışında kalmış olan bilginin yine de hakiki bilgi olduğunu önceden varsayar. Bu varsayım, kendisine hata korkusu diyen şeyin aslında hakikat korkusu olduğunu açığa çıkarır. Bu sonuç sadece mutlak olanın hakiki olması veya sadece hakiki olanın mutlak olması olgusundan ileri gelir. Aslında bilimin bi-linmesini gerektirdiği, mutlak olanın aynı zamanda hakiki bilgi de olduğunu bilmeyen o bilgiye olanak veren bir ayrımın yapılmasıyla bu yadsınabilir. [Ya da şu da düşünülebilir:] Mutlağı kavrayamayacak dahi olsa, genel olarak bilginin yine de başka bir hakikate gücü yeter." Hegel burada, âlet ve ortam metaforlarının kullanımında olduğu gibi, sınırlanmış bir bilgiyi kurtarmanın hiç sorgulanmamış düşüncelere ve ayrımlara bağlı olduğuna dikkat çekmekten memnundur. Kavramsal çözümlemeye duyulan ihtiyaç vurgulanır: "Fakat böyle amaçsız ifadelerin mutlak bir bilgi ile başka bir tür hakikat arasındaki bulanık bir ayrımdan kaynaklandığını ve 'mutlak, 'bilgi' vb. öncelikle elde edilmesi gereken
Sayfa 70
O hâlde "kader" nedir? Kader, en kısa anlatımıyla şudur: Yüce Allah, ezelî ve mutlak ilmiyle bizim bir isi nerede, ne zaman ve nasıl yapacağımızı bildiği için onu Levh-i Mahfuz'da kaydetmiştir. Sırası geldiğinde biz o işi o şekilde yaparız. Böylece kaderimizi yaşamış oluruz. Şu hâlde kullar, imanı da küfrü de kendi irade leriyle seçerler dememiz gerekiyor. Kur'ân'da hidâyet-dalalet, iman-küfür... konusunda yer alan âyetler bir araya getirilerek ele alındığında ortaya şu sonuç çıkıyor: Bir kimse özgür iradesiyle küfrü seçer ve bu yolda, hiçbir uyarıya kulak vermeden ısrar ve inatla derinleşirse, bir noktadan sonra Yüce Allah onun kalbini mühürlüyor ve onun için artık -tâbir doğruysa kapı kapanmış oluyor. Buna Kelâm ilmi terminolojisinde "hızlân" deniyor. Yani kâfirin yardımsız bırakılması, kufrüne terk edilmesi. Ama hidâyete ulaşma yolunda samimiyetle çaba gösterenlere de hidâyet yolu her zaman açıktır. Şu hâlde "Allah Teâlâ yazdığı için biz böyle yaşıyoruz" cümlesi yanlıştır. Doğru cümle şudur: "Allah Teâlâ bizim nasıl yaşayacağımızı bildiği için yazmıştır. Biz O'nun bildiğini yaşıyoruz.
Din
Şayet bilimi kadiri mutlak addetme yanlışına düşersek, elbette kazandığımızdan çok kaybedebiliriz. Makineleşmiş medeniyete ait zenginliğin olumsuz pek çok sonuç doğurduğu, etraflıca düşünmeyi gerektiren örnek çok. Makineleşmiş ülkelerin en göze çarpanı, belki de birçok vatandaşı stres ve tasadan mustarip Amerika Birleşik Devletleri. Burada sakinleştirici ilaçların onca talep görmesi yaşanan toplumsal hastalığa işaret etmektedir. Amerika, ne kadar zengin olursa olsun, görgü, edep ve nezaket yoksunluğunda muhtemelen rakipsizdir. Belki de bu yüzden dünyanın en yüksek suç oranına sahiptir.
Sağlam bir model: World3
World3 modeli yaşı kırktan fazla olan eski bir modeldir. Bu model, dünya çapında 12 milyondan fazla satan ve daha çok “Roma Kulübü Raporu" diye bilinen Büyümenin Sınırları isimli kitapta tanımlanmıştır. Ancak bu raporun ana mesajı bunca zaman hem aynı fikirde olduğunu düşünenler tarafından hem de hemfikir olmak istemeyenlerce çok az anlaşılmıştır. Rapor şunu söylüyordu: Dünyamızın fiziksel sınırları olduğunu varsayarsak (bu temel hipotezdir), termo-endüstriyel uyarlığımızın genel çöküşünün 21. yüzyılın ilk yarısında gerçekleşmesi çok muhtemeldir. 1960'ların sonunda Roma Kulübü MIT'deki (Massachusetts Institute of Technology, ABD) araştırmacılardan “dünya” sisteminin uzun vadeli evrimini incelemelerini istemişti. Bu araştırmacıların arasında sistem dinamikleri alanında profesör Jay Forrester ile Dennis ve Donella Meadows'un da aralarında bulunduğu öğrencileri vardı. O zamanlar bilgisayar bilimlerinin ilk günleriydi ve araştırmacılar da dünyanın ana küresel parametreleri arasındaki etkileşimleri tanımlayacak sistemik bir bilgisayar modeli (World3) tasarlamaya karar verdiler. Ana parametrelerden en önemli altısı nüfus, endüstriyel üretim, hizmet üretimi, gıda üretimi, kirlilik seviyeleri ve yenilenemeyen kaynaklardı. Daha sonra bunları bir bilgisayara yüklediler. Hedef, dünyanın gerçek verilerini modele dahil etmek ve Enter tuşuna basarak bu dünya sisteminin 150 yıl içindeki davranışlarını simüle etmekti. Elde edilen ilk sonuç “standart çalışma” diye adlandırılmış ve “business as usual” senaryosu gibi kabul edilmişti; bu sonuç sistemimizin son derece istikrarsız olduğunu gözler önüne sermiş ve 21. yüzyılda genel bir çöküş olacağını göstermişti 2015 ile 2025 yılları arasında ekonomi ve tarımsal üretim çökmeye başlayacak, yüzyılın sonuna varmadan da bütünüyle çökecekti,
Sayfa 105·Kitabı okudu
Araştırma-İnceleme
Reklam
Reklam