• 136 syf.
    Rus hatip,gazeteci ve yazar Petrov, tüm insanlığın daha rahat bir hayat sürmesini, yücelmesini ve mutlu olmasını arzu etmiş ve bu doğrultuda eserler vermiş. Özellikle yoksul köylü ve işçilerin geri kalmışlıktan ve ezilmişlikten kurtulması yönünde çaba göstermiş.1868 yılında, Petersburg’un Yamburg kasabasında, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş.Garson bir babaya sahip Hayatın tüm zorluklarını daha genç yaşlarda
    hisseden Petrov, yeryüzünün daha aydınlık, mutluluk dolu ve daha insanca yaşanabilir olması yolunda zihin yormuş.Daha ilkokulu yeni bitirmesine rağmen “İnsanoğlu, yeryüzünün en değerli varlığıdır. O, yaratan Rabb’in baştacıdır. Dünyada var olan her şey insan içindir. Yeryüzünün zenginlikleri ve güzellikleri insan için yaratılmıştır. İlim, felsefe, sanat ve din hep insanın olgunlaşması için vardır. Bunların her biri insanlığa hizmet etmek için oluşmuştur. Eğer tüm bunlar yeryüzünde daha mutlu, daha aydınlık ve gerçekten cennet hayatı sunmaya ve kurmaya hizmet etmeyeceklerse hiçbir önem ve değer taşımıyorlar demektir.” düşüncelerini savunmuş ve hayatı boyunca insanlığı geliştirmek ve yükseltmek amacıyla öğrenmiş, insanları ve toplumları da bu bakış açısıyla incelemiş.İsmimin önünde ünvanlar olursa insanlar beni daha iyi dinleyip anlarlar düşüncesiyle bir dönem rahiplik yapmış ama bizim imamlar gibi sabret,şükret,tevekkül et değil de, işçi ve köylü halkın gönlünde onları aydınlatarak taht kurmuş.Uyuyan herkesi uyandırma sevdasıyla zorluklar ve sıkıntılar içinde kıvranan yoksullara, eğitimsiz kalmışlara, işçilere ,köylülere özel vaazlar vererek, onları aydınlatmaya çalışmış ve “sömürülen emeğin görkemli geleceği”ne dair çeşitli gazetelerde makaleleri yayınlamış.Yazı yazdığı gazetelerin tirajlarını patlatmış,vaazlarını on binlerce insan dinlemiş ve halkının severek okuyup dinlediği bir hatip ve katip olmuş.Bu ünü ve popülaritesi dönemin kilise çevreleri içlerine
    sindirememiş ve her fırsatta aleyhte sözler sarf etmeye başlamışlar. Petrov, bunun üzerine rahip giysisini üstünden atıp din adamlığından istifa etse de sivil olarak günde iki bin satır yazarak çalışmalarına devam etmiş.Petrov, Rus halkının insan hakları ve özgürlüğü için en çok mücadele edenlerin başında
    geliyordu. O, birçok görmeyen gözlerin görmesini sağladı. Bu idealist tavırları tabi ki Rus egemenlerinin dikkatini çekmiş ve sadece Türkiye'de değil,dünyada da hiçbir başarının cezasız kalmaması talihsizliğiyle boğuşmuş.Hakkında açılan soruşturmalar,sürgünler...Cumhuriyet'in hemen öncesinde İstanbul-Yeşilköy'de bir süre sefalet içinde yaşamış.1923 yılında Hayat Mimarları adıyla Sırpça yazılıp 1925 yılında Bulgarcaya çevrilen bu eserin sahibi, Askeri okullarda okutulması emrini veren Atatürk ile keşke karşılaşsalarmış...

    Kitaba ve Finliler'in kanaat önderi,silahsız Atatürk'ü ve filozufu Snellman'a geçmeden önce en az Snellman kadar aydın bir düşünür olan kitabın yazarı Grigory PETROV ile ilgili dolu olan içimi boşaltıp edindiğim bilgileri paylaşmak istedim.Öyle ya,sırf Hıristiyan bir din adamı,aydın,düşünür olduğu için cehenneme gideceği iddia edilen kişi ile bunu iddia eden;sabret,şükret,tevekkül et,razı ol,isyan etme,onu etme,bunu etme diyerek kendisinin cennete gideceğini iddia eden din adamı arasındaki fark anlaşılsın diye uzattım.Uzatmayı sevmem ama ben bu kitabı,yazanı,ve içindekileri uzatmayı çok istiyorum.

    Bu eser bir Ulusun kurtuluş manifestosudur.Kitapta kurtuluşa eren ulus Finlandiyalılardır.O dönem nüfusu 2 milyon olan bir Ulus (şuan 5,5-6 milyon civarı) 'un uyanışı ve yıllardır atalete (devinimsizlik, tembellik, çalışmadan oturma, gevşeklik, uyuşukluk.) kapılmadan uyanık olma destanıdır.Toplumu oluşturan her birey,istisnasız hangi toplum olursa olsun bu eserde bahsedilen bildirileri,düşünceleri ve disiplini uygulasa ve uygularsa ancak o zaman ayakta kalabilir.Şuan dünyanın ayak basılmamış bir noktasına kafası çalışan yüz bin insanı koy,ver bu kitabı ellerine çok değil,20 sene sonra medeniyeti,uygarlığı öğretsin sana ! ki coğrafi olarak bataklık,dağ ve ormandan oluşan bir kara parçasına şu an günümüzde dünyanın en mutlu,refah,medeni,uygar olan o kara parçasına Finlandiya diyorlar.

    Uysal,sakin ve barışçıl bir ırk olan Finliler,İsveç ve Rusya'nın ortasında kalan Finlandiya,bir dönem İsveç egemenliği altında yaşamış ve İsveç-Rusya savaşı sırasında İsveç'in mağlup olmasıyla birlikte Rusya'nın insaflı ve torpilli egemenliği altına girmiş.Torpilden kastım Rus çarı I. Alexandr Finlandiya'yı istila ettikten sonra İsveç mi,biz mi? Kimin egemenliği altında kalmak istiyorsunuz diye sormuş ve eğer kendilerini seçerse iç anayasalarını bağımsız bir şekilde hazırlayıp uygulayacaklarını samimi şekilde ifade etmiş ve Finlandiya eski tipsiz kocasını (İsveç) bırakıp yeni yakışıklı kocası (Rusya)' nı seçerek kurtuluş mücadelelerinde en büyük adımı atmış.Anayasalarını bağımsız bir şekilde hazırlayıp uygulamaya başlayan Finliler asla daha azıyla yetinmemişler ve Rabbilalem'in işine bakın ki burası çok önemli ve ilahidir bence,bir dönem egemenliği altında yaşadığı İsveç'in,İsveç doğumlu olan Fin filozof, yazar, diplomat SNELLMAN'ın kanaat önderliğinde kurtuluşa ve muratlarına ermişler.Kitabın yazarı Grigory PETROV ve bataklık,dağlık ve ormanlık kara parçasını (Finler kendilerine “Suomi” derler ve çok sevdikleri ülkelerini “Suomi” diye tanımlarlar ki bu“bataklık arazi” anlamına gelmektedir.) Beyaz Zambaklar Ülkesi yapan en önemli isimlerden biri SNELLMAN'ın ideojisinin birebir ve ortak olması kitabı okurken gözümden kaçmayan önemli detaylardan biriydi.

    SNELLMAN'da tıpkı PETROV gibi bütün köylülerin, işçilerin, imalatçıların ve bütün halk kesimlerinin her yönden aydınlanmasını, öğrenim ve eğitimini hayatının en önemli görevi saymış; bir zamanlar Pierre d’Amiyen’in Haçlı Seferleri’ni kışkırttığı gibi, o da Finlandiya’da eğitim seferberliğinin öncüsü olmuştur.(alıntı) SNELLMAN ile bağlantı kurduğum bir diğer isim ise şüphesiz bizim önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK'tür.Kitabın her bölümünde SNELLMAN adını okuduğumda beynimde istemsiz olarak çıkan ''naber silahsız ATATÜRK'' sesine engel olamadım.

    Birey değişirse toplum değişir.Birey bilinçlenirse toplum bilinçlenir.Bizim TÜRKLER olarak verdiğimiz kurtuluş mücadelesinin yanında Finliler'in mücadelesi SURVİVOR kalır.Hayır,küçümsemek için söylemiyorum.Bizim kurtuluş mücadelemiz sadece kafalara ışık yakıp dillere destan devrimler yaparak olmadı.Biz kurtuluş mücadelemizi aynı zamanda yüz binlerce Şehit vererek sahada da gerçekleştirdik.Finliler'in en azından böyle bir derdi olmadı.He bataklık,dağlık taşlık bir kara parçası için (Finlandiya'dan bahsediyorum) kan dökmeye gerek var mıydı?evet bence de yoktu :) Takdir edilecek yanları aslında bence kurtuluş mücadelelerini gerçekleştirmekten ziyade ta o günden bu güne bu mücadelelerini her geçen dönem boyunca üzerlerine daha fazlasını koyup sağlamlaştırmalarıdır.Dünya'nın şuan günümüzde bile en mutlu,huzurlu,refah,medeni ülkesi olmasının sırrı istikrarlarıdır.Bir milletin uyanışı tabi ki mühimdir ama daha mühimi uyanık kalıp uyumaması,uyuşmaması ve alışmamasıdır.Beni üzüntü ve karamsarlığa düşüren şey ise kendi ülkem adına,verdiğimiz ve kazandığımız kurtuluş mücadelemizin gerek toprak parçası olsun gerek devrimler olsun her geçen dönem çatırdadığını hissetmemdir.Özellikle de son dönemlerde!

    Kurtuluş için bir kahraman mı gereklidir yoksa halk mı içinden bir kahraman çıkarır ikilemi var eserde.Bu ikilem aslında madalyonun iki yüzü.Her iki ikilem de teke düşürülüp kabul edilebilir ama bunca toplumsal yozlaşma ve çöküş yaşadığımız günlerde...üstelik Şövalye sandığımız kahramanların alüminyum folyoyla kaplanmış denyo olduklarını bariz bir şekilde anladığımız dönemde.Çok karamsarım çok.

    Satırlarıma son verirken hasretle ve istekle derim ki;Öğretmen misiniz?Öğrencilerinize okutun bu eseri.Doktor musunuz? Hastanız çoktur sizin aaa (şaka) hastalarınıza okutun.İşçi misiniz? İşçi kalın! (bu da şaka) arkadaşlarınıza okutun, sakın patronunuza okutmayın, kovulursunuz. (bu şaka değil) Kısaca sizden kitap tavsiyesi isteyen herkese tavsiye etmekle kalmayın,alın okutun.Çünkü eserde de bariz şekilde göreceksiniz ki,her şey okumak,anlamak ve uygulamaktan geçiyor.Yoksa bu insanlar deli mi kurtuluş mücadeleleri için kapı kapı,köy köy dolaşıp dağ bayır aşıp insanlara kitap okutsunlar!!! Bu gün Finlandiya hükümeti 98 miyon dolar para harcayarak şehir kütüphanesi kuruyor.Deli mi bunlar!Kuruş paraları yokken de okudular,varken de okudular.

    Ne mutlu TÜRK'ÜM bilinciyle büyüdük yetiştik ama onu da çok görüp söylenmeyecek dediler.İkinci bir şansım olursa şayet Ne mutlu FİN'im derdim.

    Şuan şeytan diyor ki;sat malı mülkü git Finlandiya'ya yerleş.Sonra diyorum ki;olum mal mülk mü var!

    Hani böyle karnın çok açtır,paran yoktur,sokakta lokantaların önünde durur da yemeklere bakar ağzını şapırdatırsın ya,he bildin? İşte kitap bittikten sonra pc'den mutlu,huzurlu,zengin Finlandiya'ya öyle baktım bende.Biraz araştırdım aşağıda güzel bilgiler var.Avrupa turuna çıktığım gün ilk durağım Finlandiya olacak.Kendime sözüm olsun.Ahan da bu da burda dursun!

    Finlandiya ilginç bir ülke, dilleri vasıtasıyla Ural-Altay grubundan akraba olduğumuz Finliler ve ülkeleri daha önce pek karşılaşmadığınız özelliklere sahipler...

    1. Finlandiya'da 187 bin 888 göl ve 179 bin 888 ada var.

    2. Finlandiyalılar birer kahvekolik... Kişi başına yılda 12 kilo kahve düşüyor. Bu da günde 10 finan kahveye denk geliyor.

    3. Dünyada en çok bilinen Fince kelime: Sauna

    4. Finlandiya telekom endüstrisinin merkezlerinden biri. Ülkede ankesörlü telefon bulamazsınız.

    5. Dünyanın en tuhaf etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Eş taşıma dünya şampiyonası, Karınca yuvasına oturma yarışması ve çamur futbolu bunlardan sadece birkaçı.

    6. Finlandiya bir inovasyon yuvası. Kullandığımız birçok şey Finlandiya'da icat edildi ya da üretildi. Linux işletim sistemi, buz kayağı, Angry Birds, molotof kokteyli, SMS, sauna, tuzlu likör, nabız ölçer vs...

    7. Finlandiya aynı zamanda bir "kaybedenler" ülkesi. Her yıl 13 Ekim'de "Başarısızlık Günü" ülkede törenlerle kutlanıyor. Yani bu ülkede kaybeden olmak kötü bir şey değil.

    8. Finlandiya'nın pizzaları İtalya'dan daha iyi. 2008'de Dünyanın En İyi Pizzası ödülünü aldı. Üstelik pizzanın adı "Berlusconi"ydi. Sebebi de Berlusconi'nin Finlandiya mutfağını beğenmediğini açıklamasıydı. Finlandiyalılar'ın intikamı acı oldu.


    9. Finlandiya dünyanın en yüksek (yüksek ne kelime) trafikte hız yapma cezasına sahip. Örneğin bir Nokia yöneticisi 30'la gidilmesi gereken yolda 45'le gittiği için 103 bin dolar para cezasına çarptırılmıştı. Bu nedenle Finlandiya yollarından insanlardan daha yavaş giden otomobiller görmek mümkün.

    10. Finlandiya heavy-metal grupları üretmede bir dünya lideri. Daha da ötesi bir heavy-metal grubuyla (Lordi), pop yarışması Eurovision'da birinci olarak tarih bile yazdılar.
  • Evet mutlu bir birey, mutlu bir toplum hedefine ulaşmak için sabah evden çık önüne gelen herkese gülücük dağıt, hep sırıtarak sokaklarda yürü, tanımadığın insanlara iltifat et demekle olmaz. Bu polyanacılık oynamaktır ve ne bir faydası olur ne de bunu başarabilir bir insan.

    Ben size mutlu toplum için gerekli olan tek şeyi söyleyim:
    ADALET.
    Sevdiğin insana da sevmediğin insana da karşı adaletli olmak zorundasın. Sevdiğin insanın iyi günde kötü günde yanında olup, bir tebessümü eksik etmemek ve olmazsa olmaz adaletli davranmankken senin görevin, sevmediğin insan için en önemli görevin adaletli olmaktır. Yaratıcı Maide suresi 8. Ayette de buyurduğu gibi bizlerin bir topluma olan kini adaletsiz davranmaya itmemeli bizleri.

    Öyle iki güzel söz, bir gülücük ile huzurlu bir toplumun inşası gerçekleştirilemez. Hepimizin tek görevi ADALETLİ olmaktır.
  • 266 syf.
    ·Beğendi·10/10
    başlangıç ile bitişin örtüşmesine dair,
    roman şu paragrafla başlar:

    "kronik vicdan azabı, tüm ahlakçıların hemfikir olduğu gibi, hiç de istenmeyen bir duygudur. ... ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin. temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir."

    o beklenen sonda ise vahşi john, son anlarını derin bir pişmanlıkla geçirir. kendini dikenli bitkilerin üzerine atar, kırbaçlar ve trajik sona ulaşır.

    huxley, toplumların sınıflandırılarak "mutlu" olabilecekleri bir evren yaratmıştır. bu evrenin yaratıcısı henry ford’tur (ford hazretleri). ford, tüm toplumlar tarafından ilah olarak görülür. tanrı aşkına yerine ford aşkına denir. öyle ki ford’tan önce ve sonra olarak bir tarih tanımı vardır. f.s. 632 gibi. huxley'nin bu taşlaması fordgil'in (herkesin malumu henry ford’un) o şaşaalı endüstrisine dayanır.

    yeni dünya'da kadınlar doğum yapmaz. bokanovskileştirme yöntemi uygulanır. yani yapay dölleme merkezleriyle geleceği şartlandırılmış insanlar yaratılır. “şişede büyütülmek.” ve her bölüm bu insanları toplumsal yapıda hangi yere sahip olacakları konusunda işlemlere tabi tutar. alfa, beta, epsilon gibi toplumsal sınıflar vardır. epsilon en aşağı katmandır. fakat her bir epsilon mensubu hiçbir zaman bir üstündeki sınıfı kıskanmaz. daha fazla didinip beta yahut alfa’daki insanların konumuna erişmek istemez. toplumsal sınıfların oluşma zorunluluğu vardır. bizim dünyamızda da keza öyledir, aileden tutalım da kraliyete değin her kurumda bir hiyerarşik düzen uygulanmıştır... aksi halde mutsuzluk ve çatışma baş gösterir. yeni dünya'daki bu sınıflardan biri, diğerini bastırmaz. "kıbrıs deneyi" olarak bir örnek verir mustafa mond(denetçi), vahşi john'a. ve sınıfların oluşturulma gerekliliğinden bahseder uzunca. hipnopedya, şartlandırma merkezleri, pavlovculuk gibi türlü eğitim birimleri oluşturulmuştur. bunlar insanların mutlu bir yaşam sürmesi için gerekli önlemlerdir. örneğin daha bebeklerken bir deneyde, kitaplardan ve çiçeklerden nefret ettirilirler. çünkü kitaplar ya da doğayı çağrıştıracak -aslında özgürlüktür kastedilen- şeyler bireyin yalnızlaşmasını sağlayacaktır. altıncı bölümde bu sav şöyle desteklenir: lenina, yalnızlaşmaya ve düşünmeye dalmış arkadaşına mutsuzluğunun nedenlerini sormaktadır. bernard'a şöyle der, ilerleyen diyaloglarda:

    "birey hissederse, topluluk sendeler."

    bu, aslında kendilerine şartlandırılmış bir şeydir. birey oluşlarının farkına varmaları yeni dünya'nın en tehlikeli gördüğü bir gelişmedir. birey önemsizdir, hissiz olmalıdır. şahsi kararlar alamaz, inisiyatifi hiçbir zaman elinde bulunduramaz. bu durum bernard'a başlarda çok cazip gelir. kendisi üstün bir sınıftan olsa da sınıfının özelliklerine sahip değildir. fizyolojik açıdan diğer sınıf mensuplarından aşağıdadır ve hakkında şöyle bir söylenti vardır: "onun şişesine yanlışlıkla alkol karıştı, ondan böyle oldu!" bernard bunları duymazlıktan gelemese de gittikçe bireyselleşmeye başlamış ve ayrıksılık onu sarhoş etmiştir. huxley, bu psikolojiyi şöyle dile getirir:

    "... bernard tek başına ayakta durup, tüm düzen'e kafa tutmakta olduğunu düşünerek övünüyor, bireysel varlık ve öneminin bilincine varmak`tan dolayı sarhoş, uçuyordu."

    yine bernard'ın bu ikiyüzlülüğü on birinci bölümde başarıyla verilir:

    "... başarı bernard'ın başını döndürmüş ve bu arada o zamana kadar hiç de memnun olmadığı dünyayla uzlaştırmıştı. kendi önemini teslim ettiği sürece, düzen iyiydi."

    gerçekten insanın sinirlerini hoplatan bir ikiyüzlülük yatıyor burada. bizim toplumumuz için çok geçerli bir yakıştırma. önemimiz teslim edildiği sürece, düzen bir harikadır hep!
    bu sarhoşluk anı bernard'ın ceza tehdidiyle karşılaştığı andır. kşm müdürü onu bu huylarından vazgeçmediği takdirde izlanda'ya süreceğini tehdit etmiştir, fakat bu, onun kibrini kamçılamaktan başka bir şeye yaramaz. bu kibir de onun sonunu hazırlayacaktır.

    bernard vahşilerin olduğu vahşi ayrıbölge'ye ziyaret izni alır. yanında lenina da olacaktır. ama bireyliğin önemsizliği o kadar çok vurgulanır ki attıkları her adımda onları takip eder. mesela, lenina vahşilerin bölgesindeyken daha önce hiç bulunmadığı bir tepenin dibindeyken şunu söyler:
    "bir tepenin dibinde dikilirken insan kendini ufacık hissediyor."

    abe kobo'nun kutu adam kitabındaki şu cümleyle bağdaşır:

    "küçük şeyleri düşününce, yaşamaya devam etmek istediğime inanıyorum. yağmur damlaları, daralan ıslak eldivenler... çok büyük bir şeyi izlerken, ölmek istiyorum..." (sf.96, remzi yayınları, çeviri ahmet gürcan.)

    kafka'nın dönüşüm'ünde de aktardığı bu değil midir? samsa’nın bir sabah her şeyi ters-yüz etmesiyle başlamaz mı? toplumdan sıyrılmak ve birey oluşunun farkına varmak, kendinin efendisi olmak...

    yeni dünya insanları eskiye önem vermez diyemem, eskinin ne olduğunu bile bilmezler, bilemezler. mustafa mond'un deyişiyle "eski, istikrarı engeller." eskiye özlemin olmayacağı, güzel sanatların bulunmadığı bir toplumda yaşamak mutlu olmanın kapısını açacak yegâne anahtardır. denetçi mustafa mond batı'nın yöneticisidir. bir nevi big brother. aslında büyük birader tanımı ford'a yakışık alır. fakat ford yeryüzünde olmadığından onun halefleri bu tabiri özümser. mustafa mond, yani denetçi, kendisinin de büyük bedeller ödediğini söyler. vahşi john ile kitabın sonlarındaki o uzun dertleşmede her şeyi itiraf eder. kendisinin de bir zamanlar bernard'a benzediğini, tehlikeli ve yasak olanın peşine düştüğünü, mutsuzluğuna neden olacak olsa da bundan vazgeçtiğini söyler, samimi bir dille. yeni dünya'nın bu dönemi kolay olmamıştır. deneme yanılmayla gelinmiştir buralara. ve hep yenilikler, kolaylıklar aranmaktadır, fakat bilim buna dahil değildir. bilimin de edebiyat gibi zararlı, tehlikeli olacağını savunur. mühendislerden tutun da, kimyagerlere kadar yeni dünya'daki hiçbir birey bilimden anlamaz. sadece onlara gerekli olacak bilgiler verilir, aynı bir robota sunulmuş devinim kabiliyetleri gibi. fazlasını yapmayı düşünemez. yapmak için gerekli donanım olsa da, düşünmesi için gerekli yazılım bulunmamaktadır.

    yeni dünya'da yaşlılığın ve hastalığın da önüne geçilmiştir.

    "insanlar mutlu; istediklerini alıyorlar ve ulaşamayacakları şeyleri de asla istemiyorlar. refahları yerinde, emniyetteler. hiç hastalanmıyorlar, ölümden korkmuyorlar..."

    ancak insanlar 60'lı ya da en çok 70'li yaşlara gelindiğinde küt diye giderler, hiçbir diş çürümeden, deriler kırışmadan ve sarkma olmadan... burada her şey bir düzen içindedir. ölümlerden bile fayda sağlanır. fosfor! ölecek olan insanları bir merkezde yatırırlar ve gelecek kuşağın eğitim programlarına dahil edilirler. bu genç kuşak bu ölüm döşeğindeki insanlara bakıp ölümle yüzleştirilir. bizim korkunç gibi görünen mezarlarımızın yarattığı etkiyi yaratmazlar. çünkü hastalar soma adındaki bir uyuşturucuyla ve kendilerine sürekli telkin edilen rahatlama, parfüm ve televizyondaki program akışıyla rahat bir dünyadan ayrılma dönemi geçirirler. bunu vahşi john'un annesi linda'yı da oraya koydukları sahne bozsa da hemşire, annesinin başında höykürerek ağlayıp çocukları etkileyen bu adamı "kim çikolata ister," lafıyla hemen etkisiz hale getirir ve tüm çocuklar bu adamı ve o ilginç kadını unutur. on dördüncü bölümde john'ın bu davranışıyla ilgili şu paragrafa sığınalım, düzeni daha anlaşılabilir kılmak için:

    "bu iğrenç böğürtüleriyle -sanki ölüm korkunç bir şeymişçesine ve sanki insan hayatı bu kadar önemliymişçesine- bütün ölüm şartlandırmalarını mahvediyordu..."

    aslında toplum bilinci her şeydir. toplum, bilinci elde tutup, şekillendirilebiliyorsa her şeyin kontrolü kolaylaşır. birinci bölümde de aktarıldığı gibi,

    "... ancak toplumun iyi ve mutlu üyeleri olacaklarsa ne kadar az bilirlerse o kadar iyi olurdu."

    burada kuşkusuz entelektüelliğin kökünü kazımak yatmaktadır...

    yeni dünya'da ara ara üstüne basılan bir konu da kapitalizmdir. eskiyen ve eskimiş şeyler atılmalıdır. yama bir ayıptır. uygar bir toplumda bu gibi sözde çareler, toplumun refahını etkiler. yedinci bölümde: "yama artarsa, refah düşer,” diye bahsedilir. bu, yine şartlandırılarak verilmiştir. hemen bir cümle ilerisinde şu vardır: "onarmak, antisosyaldir." yani yalnızlığı çağrıştırır. yani istikrarsızlığı, yani isyanı. aslında bu bir sapkınlığa parmak basmaz mı gerçekten? bundan elli yıl önceyi ele alalım. bir bezle sürekli altı değişilen bebekler, türlü mamalarla beslenmeler vs. şimdi denilebilir ki, hijyenin önemi, tıbbın gelişimi, teknolojinin ilerleyişi ve mevcut durum, bilginin genişliği ve cahilliğin azaltılması gerçek bir kanıt... her neyse, sanırım sonuçta haksız olacağım bir şeye kalkışmak olur geliyor bu örnek. böyle hissetmem gericiliğimin bir bedeli mi, yoksa, gerçekten bu kadar "refah" seviyede ve bilgin oluşumuz mu? sürekli tüketmek, harcamak, çöpe atmak... işte, refahın kazanılması!
    yeni dünya'da bilgiye yer yoktur. sadece seni hayatta tutmaları ve işini yapabilmen için bilgiye başvurulur. toplumun bilgiye neden ihtiyacı olsun ki? bilmek, eleştiri mekanizmasını tetikleyecektir çünkü. kahramanımız vahşi john shakespeare'in tüm eserlerini okuyunca ne kazandı? sadece mutsuzluk! evet, yeni dünya'da mutsuzluğun en büyük sebeplerinden biri de budur. bilgi, bir virüstür, düşüncelerin arasında dolaşırsa, insanı mahveder. istikrarı zedeler! onuncu bölümde henry foster ile müdür'ün konuşmaları da bu düzeydedir: "insan ne kadar yetenekli olursa, insanları yoldan çıkarma gücü de o kadar büyük oluyor. birçok insan yoldan çıkacağına bir tek insan acı çeksin, daha iyi." ve yine üzerinde durduğumuz bireyin önemsizliğine bağlıyor müdür, bu trajik konuşmasını:

    "cinayet sadece bireyi öldürür; sonuçta, birey nedir ki?"

    hiç...

    yeni dünya'da cinsel açlığın önüne geçilmiştir.

    "herkes, herkese aittir."

    bu şartlandırılmışlıkla her birey, istediği her bireyle birleşebilir. huxley doğum kontrol haplarını öngörerek bir bilim-kurguya yaraşır estetik sağlamıştır. kadınlar anneliğin ne olduğunu bilmezler. kulaklarına çalınan "doğum yapan kadınların" hikâyeleri yüzlerini buruşturur, nefret ederler böyle bir şeyden. gerçek uygarca değildir, çağ dışıdır, iğrenç bir şeydir. ölseler daha iyidir! vahşi john romanın ilerleyen sayfalarında lenina'nın ilgisini çekmeyi başarmıştır. kendisi de ona âşıktır fakat lenina onu sadece arzular. sevişmek ister. tutku, bağlanmak kesinlikle bahşedilmemiştir ona. öte yandan john, lenina'ya tutulur, aşkıyla mecnun’a döner. bir gün lenina birkaç soma yutup john'un odasına gelir ve soyunarak kollarına atılır. john doğduğu ve büyüdüğü vahşi yaşamda böyle bir şeyi orospuluk olarak gördüğünden ona tüm nefretini kusar. "kahrolası orospu!" diye bağırsa da, lenina soma'nın da etkisiyle hipnopedya günlüklerinden alıntılar sunar erkeğine, "bir gramı bin derde deva..." bu şartlandırma yeni dünya için vazgeçilmez bir ilkedir. insanlar birbiriyle hiçbir bağ içinde olmamalıdırlar. arkadaşlık bağları bile tutkuya dönüşmemelidir. zaten annelik ya da babalık kavramı bilinmemekte olduğu için kimsenin kimseye muhtaçlık durumu da söz konusu olamayacaktır. vahşi john bu vahşi gerçekliğin farkına varır. annesi ölüm döşeğinde, o malum yerdedir. aldığı soma'larla kendisinden geçmiş, oğlunu tanımamaktadır. belki de oğlu, ona iğrençliği hatırlattığından onu tanımsız kılmaktadır. nitekim, linda yani john'ın annesi yeni dünya'da doğup büyümüş bir insandır. vahşi bölgeye gönderilmiştir. burada merkezin müdürüyle ilişkiye girmiş, john'ı dünyaya getirmiştir. başlarda john'dan nefret etse de zamanla onu sevmeyi öğrenmiş ve tüm eskiye dair ne varsa ona her şeyi anlatmıştır. shakespeare'in o ciltli kitabını da bizzat annesi vermiştir.
    john, ölüm döşeğindeki annesinin yanında durur. on dördüncü bölümde onun bu hali muazzam bir açmazla verilir:

    "linda'yı bu rezil şehvet rüyasından, bu adi ve nefret edilesi anılardan çıkaracakmış gibi sıkıyordu; çıkarıp şimdiye, gerçeğe, sersemleten bu ana, bu berbat gerçekliğe geri getirebilecekmiş gibi sıkıyordu. berbat bir gerçeklikti ama yüceydi, anlamlıydı, son derece önemliydi çünkü çok yaklaşmış olan o şey, bunları daha da korkutucu kılıyordu."

    bu tutku bireyi mutsuz ediyor!

    "... veba gibi bir illet olan anne ve babaları yok... güçlü duygular hissedecekleri eşleri, çocukları ve sevgilileri yok..."

    berbat bir gerçekliğin yüceliği!

    denetçi bu istikrarın karşılığında ödenen bir bedel olarak söylüyor işte bunları. insana dair o tutkular, o açlık, ihtiras, tanrı, sanat, bilim... tamamen bir bedel! mutlu olmak için... john'ın dediği gibi hiçbir sabır gözetmeksizin ve bu mutsuzluğa boyun eğmeden, karşısında dik durmadan tamamen kökünü kazımak...

    "yedi buçuk saat hafif, yormayan iş, sonra soma istihkakları, oyunları, sınırsız çiftleşmeleri ve duyusal filmler. başka ne isteyebilirler ki?"

    gerçekten… başka ne isteyebiliriz ki? en azından ortalama bir insanın cennet isteği gibidir bu anlatılanlar. bana bunu çağrıştırıyor...

    huxley, mustafa mond aracılığıyla tanrıyı, ona olan inancı da sorgular, teoriler geliştirir. on yedinci bölümde denetçi'nin monologu gerçekten düşündürücüdür:

    "insan yaşlanır; içinde o derin zayıflık hissini, kayıtsızlığı, rahatsızlığı hisseder, bütün bunlar ilerleyen yaşlar gelir; böyle hissedince de sadece hasta olduğunu düşünür, bu can sıkıcı durumun belli bir nedeni olduğunu düşünerek korkularını bastırır ve hastalıktan kurtulduğu gibi bu durumdan da kurtulmayı ümit eder. boş düşünceler! yaşları ilerledikçe insanları dine yönelten şeyin ölüm ve ölümden sonraki şeylerin korkusu olduğunu söylerler. fakat kendi deneyimim beni şu inanca yöneltti: böyle korku ve düşünceler apayrı olarak, dini duygular biz yaşlandıkça gelişme eğilimi gösterirler, çünkü ihtiraslarımız ateşini yitirdikçe, hayal güçlerimiz ve duygularımız köreldikçe aklımız daha rahat işler hale gelir, bir zamanlar aklımızı çelen imgeler, arzular ve heveslerden arındıkça tanrı, gizlendiği bulutların arkasından görünür, ruhumuz bütün aydınlıkların kaynağı olan bu varlığı hisseder, görür ve ona yönelir, bu yöneliş doğal ve kaçınılmazdır; duygular dünyasına canlılığını ve cazibesini veren her şeyi artık yitirmekte olduğumuz için, o muazzam varoluş artık içsel ya da dışsal etkilerle desteklenmediği için, kalıcı bir şeye, bizi asla yanıltmayacak bir şeye tutunma ihtiyacı hissederiz; bir gerçekliğe mutlak ve ebedi bir gerçeğe tutunmak isteriz. evet, kaçınılmaz bir biçimde tanrı'ya yöneliriz; bu dini duygu, doğası gereği öyle saftır ve bunu yaşayan ruha öyle bir mutluluk verir ki, diğer bütün yitirdiklerimizi telafi eder."
    john da der ki "tanrı'nın olmadığını mı düşünüyorsun."

    denetçi bunlara çelişik olarak (aslında tamamen tezattır): "hayır, büyük olasılıkla bir tane var,” der.

    bu durumu tanrı'nın kendisiyle değil, çağların gelişimiyle ilintili olduğunu savunur.

    "uygarlığın suçu diyelim. tanrı; makinelerle, bilimsel tıp ve evrensel mutlulukla uyuşamaz..."

    huxley gene tersköşe yaparak: "insanlar tanrı'ya inanırlar," der mustafa mond'un ağzıyla, "çünkü öyle şartlandırılmışlardır."

    dini ise şu şekilde basite indirger: "gözyaşlarından arındırılmış hristiyanlık; işte soma bu."

    tüm bunlara karşılık vahşi john'ın dileği daha duygusaldır:

    "ben keyif istemiyorum. tanrı'yı, şiiri, gerçek tehlikeyi istiyorum. özgürlük, iyilik, günah istiyorum!"

    mustafa mond, bitirici darbeyi indirir:

    "... açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını ve ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını istiyorsunuz."

    omuzlarını silkip, sonlandırır on yedinci bölümü: "hepsi sizin olsun."

    romanda geçen karakter isimlerinin tesadüf olmadıklarını düşünüyorum. öyle ki aralarında bonaparte, shaw gibi isimler vardır.

    özetle, cesur yeni dünya, aslında bravo! yeni dünya, insanı gelecek için umutsuzluğa sürükleyen, kusursuzca ilerleyen medeniyetin duygusuzluğunu anlatan harika bir bilim-kurgu örneğidir.