Kalbinizi iyi şeyler yapmaya adayın. Bunu defalarca tekrar edin, mutlulukla dolacaksınız. Yani mutluluk, dışarıdan gelen bir ödül değil; insanın tekrar tekrar yaptığı iyi niyetli seçimlerin sonucudur.Bir kez iyi olmak değil; iyiliği alışkanlık hâline getirmek... Affetmek, yardım etmek, güzel düşünmek, şükretmek, kırıcıolmamaya çalışmak gibi davranışları sürekli tekrar ettikçe kalbin de buna göre şekillenir. ●Mutluluğun yolu yoktur; mutluluk bir yoldur. Yani "Şunu elde edersem mutlu olacağım" diye geleceği beklemek yerine, mutluluk için bugünkü hayatın içinde, davranışlarınla, bakış açınla ve seçimlerinle çabalamaktır. İnsan her zaman mutlu olmak zorunda değildir. Acı, hüzün ve yorgunluk da insan olmanın parçasıdır. Belki asıl mesaj, zor zamanlarda bile kalbin yönünü iyiliğe çevirmeye devam etmek olabilir. Çünkü insanın iç huzuru, çoğu zaman dış şartlardan çok, kalbinin hangi yöne baktığıyla ilgilidir. ....burada anlatılan mutluluk, her gün neşeli olmak değil; her gün kalbini iyiliğe yönlendiren küçük seçimler yapmaktır. Çünkü insanın karakteri bir anda değil, tekrar ettiği davranışlarla şekillenir. Bugün yaptığın küçük bir iyilik, yarın kalbinin alışkanlığı hâline gelir.
Gerçeğin sert yüzünün kendini ortaya koyma biçiminde tuhaf bir huyu vardır. Burada bakış açıları ne kadar çeşitli olursa olsun yine de gerçeklik olduğu gibi karşımızda durur. Nazilerin soykırım uygulaması, İsrail’in işgalci bir devlet olması… onlar bunu kabul etmese de gerçeklik ortadadır. Üzerini ne kadar kapatırlarsa kapatsınlar yine gerçeklik olduğu gibi oradadır. Bu, tarih biliminin gerçekliğe olan somut ilişkisidir. Gerçeklik, bakışımızla sınırlı değildir. Diğer canlılar kendilerini dil üzerinden ifade edemese de orada acı ve mutluluk ya da haz vardır ve hissedilir. Acı kavramı icat edilmeden önce de var olan olarak mevcuttu. Demek ki gerçekliği göreli olarak görmenin veya onu eğip bükmenin hiçbir manası yoktur.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Hayırlı sabahlar
BİR BATILININ GÖZÜYLE BATI: 'Eğer sahip olmak, maddi açıdan zenginleşmek mutlu kılsaydı, bütün Batı toplumlarının buna ulaşmış olmaları gerekirdi. Ama kazanmak, sahip olmak ve daha fazla tüketmek, gerçekte kendine ve çevresine yabancılaşmış insanların korkularını ve bunalımlarını gizlemekte kullandıkları bir araçtır. Sistemin (makina) işleyebilmesi için silik, kişiliksiz ve uyumlu 'klişe' tipler gereklidir. Toplumsal yapı, bu ihtiyacını giderebilecek tipte insanlar üretir. Sonra da onların bu kendilerine yabancılaşmış, korkak ve bunaltılı ruh hallerini yalancı bir tatmine yöneltir. Çok tüketmek ve tüketilen malların marka değişiklikleri ile kişilikleri farklılaştırmak, aldatıcı bir doyum ve mutluluk görüntüsü verir. Ama içten içe, herkes mutsuz, korkak ve acı içindedir'. ( Erıch From)
1000Kitap
Carl Jung - Çocukluk dönemi
Bir gün okuldan sonra Carl Jung, bir katedralin bulunduğu meydana gitti. Gökyüzü masmaviydi ve güneş ışığı katedralin çatısından yansıyordu. Manzaranın güzelliği Jung'u büyüledi. Sonra korkunç, günahkar bir düşüncenin yaklaştığını hissetti ve onu zihninden uzaklaştırmak için çok çabaladı. Birkaç gün boyunca çok acı çekti, uyuyamadı ve kabuslarla işkence gördü. Sonunda, Adem ve Havva'nın günah işlemesini isteyenin Tanrı olduğunu anladığı gibi, bu düşüncelere sahip olmasını da Tanrı'nın istediği sonucuna vardı. Bu fikre odaklandığında, Tanrı'nın tahtında otururken mutlak gücüyle katedralin üzerine pislediğini, yeni çatısını parçaladığını ve tamamen yok ettiğini gördü. Bu vizyondan sonra Jung, daha önce hiç yaşamadığı bir mutluluk ve rahatlama hissetti. Bunun, İncil ve Kilise'nin ötesinde duran yaşayan Tanrı'nın doğrudan deneyimi olduğuna inanıyordu. Babasının eksikliğinin, Kilise ve Kutsal Yazıların ötesinde yaşayan Tanrı'nın bu anlık ve doğrudan hissi olduğunu fark etti. Jung, ilk komünyon ayininde kiliseyle ilgili bir başka hayal kırıklığı daha yaşadı. Ona bunun büyük bir ruhani deneyim olacağı söylenmişti, ancak hiçbir şey hissetmedi. Şöyle dedi: “Benim için bu, dinin ve Tanrı'nın yokluğu anlamına geliyordu. Kilise artık gidebileceğim bir yer değildi. Orada benim için artık hayat yoktu, sadece ölüm vardı.”
Her hangi bir olayla gezmek veya bir yere gitmekle duygu durumununun tamamen düzeleceğini zannetmek ne kadar acı… Beklentiyle mutlu ve huzurlu olunmuyor… Anı yaşamaya başladıktan sonra huzur geliyor… Mutluluk geliyor…
Hayata Dair
eğer bir şey insana huzur yerine sürekli acı veriyorsa, o şey nasıl "yüce ve iyi" bir şey olabilir? Dolayısıyla, her şeyin farkında olmak ve hayatı en yüksek perdeden hissetmek, insanı mutlu eden bir başarı değil; aksine onu tüketen, varoluşun en acı verici, en kötü biçimidir.