1913 yazının ilk günleri yağmurlu ve ılık geçti. Kasabadaki Müslümanlar, kederli ve üzgün gelip Kapiya'da oturuyorlardı. Yaşlı başlı on kişi, bir gencin çevresine toplanmış; gazete okumasını, yabancı deyimleri çevirmesini, alışılmamış sözcükleri yorumlamasını, coğrafya üzerine bilgi vermesini bekliyorlardı. Hepsi de sigarasını içerek sakin sakin önüne bakıyor ama üzüntü ve acılarını gizleyemiyorlardı. Balkan Yarımadası'nın bölünüşünü gösteren haritanın üstüne eğilmiş, bu yılankavi çizgilerde bir şey göremiyor ama, içgüdüleriyle her şeyi anlıyorlardı. Çünkü coğrafyayı kanlarında yaşıyor, dünyanın biçimini biyolojik bir biçimde hissediyorlardı.
İhtiyarlardan biri gazete okuyan kendisi sordu:
-Üsküp kimin olacak?..
-Sırbistan'ın.
-Ah...
-Ya Selanik?..
-Yunanistan'ın.
-Ah... Ah...
-Ya Edirne?..
- Herhalde Bulgaristan'ın.
-Ah!.. Ah!.. Ah!..