Sahip olmanın beni bu kadar heyecanlandıracağı
herhangi bir zenginlik, beni bu denli
çekebilecek herhangi birini
düşünemiyordum, beni duygularımın
donukluğundan kurtarıp
böyle bir ateşe atacak hiçbir şey
aklıma gelmiyordu.
Toplum içinde olduğum zamanlarda da hayranlığımı ifade ederken yapay bir heyecan sergileyip etkileyici şeyleri abartarak içimin ne kadar hissiz ve kayıtsız olduğunu gizlemek işin bir anlamda gösteri yapıyordum. Dışarıdan bakıldığında bir yön değişikliği yapmadan eski rahat ve sorunsuz hayatımı sürmeye devam ediyordum; haftalar aylar fark ettirmeden geçip gidiyor, usulca yıllara dönüşerek ağırlaşıyorlardı. Bir sabah aynada şakaklarıma düşen ilk kırlarla karşılaştım ve gençliğimin artık beni bırakmaya hazırlandığını anladım. Fakat başkalarının gençlik dedikleri şey benden çoktan geçip gitmişti zaten. Böylece bu vedalaşmayı da özel bir acı duymadan atlattım, çünkü kendi gençliğimi bile yeterince sevmiyordum. Duygusal donukluğum kendime karşı da geçerliydi.
İçimde bir keder var mı, herhangi bir duygu yüzeye çıktı mı diye kendimi dinledim. Fakat hiçbir kıpırtı yoktu ve ben kendimi, ışığın hiçbir zaman içinde kalmadan geçip gittiği camdan bir nesne gibi hissettim.