Sakın terk-i edepten kûy-i mahbûb-i Hudâ'dır bu; Nazargâh-ı ilahîdir, makâm-ı Mustafâ'dır bu!..
Din
Dünya öyle bir dönüyor ki kimselerin durup bir çiçeğe,bir kuşa,bir çocuğun yüzüne bakacak kadar vakti yok.Varıp bir ölü şairi yâd edecek vakitleri de yok.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
“Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafa’dır bu”
Sayfa 27 - Şâir Nâbî·Kitabı okuyor
NAAT
Bıçaklara bakarak geçen sana âşık bir çocukluğum var bir gün büyüsem, serçe sesi olsam seni söylesem durmadan Reddetmek deyince sen geliyorsun aklıma güneş deyince sen, ay deyince sen ne güzel konuşmak senden Seni görünce birden bir çocuğa dönen güneş dağlar parmak uçlarında seni görünce ay doluyor saçlarına denizin Ne çok isterdim şaraplar döküldüğünde orada olmayı aynı yağmuru kucaklamak seninle tepeyi terk ederken o ışık bir adım daha sana yaklaşmak Seni düşünmek beni nasıl heyecanlandırıyor neden yaşadığımı hatırlıyorum bir daha bir daha inanıyorum Allah'a Ruhu çekilen bir ırmakcasına kıvranan geceme canlılık katıyor adın ve ben yeniden doğuyorum
Sayfa 9 - 11 Muhit 1. Basım Ocak 2025
Ben bir İslâm ülküsünün adamıyım. Bu ülküye, her Müslümanın, hayatının her anında bağlı kalması gerektiğine inanıyorum.
ITRÎ: BİR TÜRK MUSİKÎ DEHÂSI...
(...) Itrî’ye gelince, Türk müziği gerçek bir musikî dehâsı örneğine kavuşmuştur. Takrîben 1640’ta İstanbul’da doğan Itrî, Hafız Post mektebinden yetişmiştir. Yenikapı Mevelevîhânesi’ne müntesib olup, Şeyh Câmi Ahmed Dede Efendi’den ders aldığı söylenir. Asıl adı, Buhurîzade Mustafa Efendi’dir. “Itrî” mahlasını divan ve âşık tarzında yazdığı şiirlerde kullanmış ve bu mahlasla şöhret bulmuştur. “Itrî” kelimesi, bugün halk arasında iyi bilinen “ıtr” (gerenium) çiçeğinden gelmekte ve “güzel ve lâtif koku” anlamını taşımaktadır. Itrî de, musikîde attığı adımlarla, günümüze ve İslâm âleminin her köşesine kadar yayılan “güzel ve lâtif bir koku” olmuştur. O, yalnız müzik ve şiirle değil “hüsn-ü hatt” sanatıyla da meşgûl olmuş, bilhassa “ta’lik” tarzında büyük bir usta olarak dikkat çekmiştir. Bunun yanında, meyvecilik ve çiçekçilik, onun başlıca uğraşı durumundadır. “Mustafabey armudu” olarak bilinen armut çeşidini -muhtemelen- aşılama yoluyla o bulmuştur. Onun hayatına dair her şey, insanda derin bir hayret ve hayranlık uyandırır. Hayatında büyük bir şöhret kazanmış ve Saray’ın himayesine alınmış olan Itrî’nin eserlerinden tüten lâtife ve rayiha, İslâm âleminin pek çok köşesine ulaşmakla beraber, Kırım Hanı Selim Giray’ı bilhassa mestetmiştir. Osmanlı sarayı tarafından ihsanlara boğulan bestekâra “Padişah musahibliği” makamı takdim edilmiş, ama o bununla kanmayıp, “esirciler kethüdalığı” görevini de istemiştir. **Bunun sebebi, gözünü şahsî hırs ve makam keyfi bürümüş olması değildir şübhesiz; bütün dehâlar gibi o, sosyal imkânlarını san'atının emrine sunmayı bilmiş ve bunlar sadece san'atı için yararlanabildiği ölçüde onun gözünde kıymetli olmuştur. Orta budala bir müzisyen yönünden saraya hânende kabul edilmek, görülebilecek ikbâl rüyalarının en
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Doğuşu ve Gelişmesi-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)
Akademya Yazıları