Furkan Örten

1640. Onun önüne cehil gelir, ilim olur. Nâkısa giden bir ilim, cehil oldu. {1612} Kâmilin önüne gelen cehlin ne sûretle ilim olduğunu fakîr, başıma gelen bir vak'a ile arz etmeyi fâideli görürüm: Bir cuma günü Fâtih Câmi-i şerîfinde Mesnevîhân olan mürşidim Mehmed Es'ad Dede efendi (k.s.) hazretleriyle namaz vaktine intizâren kütüphâne cihetindeki kahvelerin birisinde oturmuş idik. Hâl-i hazırda o kahvelerin binâları yıkılmış ve orada kahvehâne kalmamıştır. O sırada Kitabçı Mehmed Efendi isminde birisi fakîre birtakım kitablar getirdi. Biz kitablara bakarken ezân-ı şerîf de okunmağa başladı. Kitabları görmek ve pazarlık etmek için vakit kalmadığından ve dâirede öğle ta'tîli zamanlarında gelen işlere "taâmdan sonra bakarız" demeğe dilim alışmış olduğundan, orada kitabçıya dahi gafletle "taâmdan sonra bakalım" deyiverdim. Ve Hz. Dede'nin "Bak şuna! Aklı fikri taâmda" diyeceği hâtırası gelmekle, pek ziyâde utandım. Hazret derhâl bu gafletime ve muktezâ-yı hâlden cehlime karşı "Evet, evet doğru söylediniz; namaz taâm-ı ma'nevîdir, ezân-ı şerîf bu ziyâfet-i ilâhiyyeye da'vettir" buyurdular. İşte benim cehlim, onların önünde bu sûretle ilim oldu ve ibâdetin bir taâm-ı ma'nevî ve ezân-ı şerîfin bir ziyâfet-i ma'neviyyeye da'vet olduğunu fakîre ta'lîm buyurdular. Nâkısa giden ilmin cehl olmasına gelince; basar-ı basîreti sıfât-ı nefsâniyye ile örtülmüş olan kimselerin ilm-i tasavvufu ne hâle getirdikleri ve ne yolda telakkî eyledikleri meydanda olduğundan muhtâc-ı îzâh değildir. Mesnevi-i Şerif Şerhi - 1 Ahmed Avni Konuk
Alıntı
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
“Bir ziyâfette Mevlânâ Câmî hazretleriyle bir sofu bir sofrada bulunur. Ev sahibi sofraya tuz koymayı unutmuş. Mü’minlerin avâmından olan bu sofu: “Yemeğe tuz ile başlamak sünnetttir, sofraya tuz getiriniz!” demiş. Mevlânâ Câmî hazretleri onun bu sözünü kerîh görüp: “Buyurun, ekmekte de tuz vardır” buyurmuşlar. Biraz sonra sofu sofrada bulunanlardan birisine hitâben: “Ekmeği bir el ile koparıyorsun, bir el ile ekmek koparmak mekrûhtur” demiş. Mevlânâ Câmî hazretleri: “Sofrada başkalarının ahvâliyle meşgūl olmak, bir el ile ekmek koparmaktan daha mekrûhtur” buyurmuş. Herkes sükût içinde yemekle meşgūl olduğu bir sırada sofu: “Sofrada söz söylemek sünnet-i şerîfedir” demiş. Mevlânâ Câmî hazretleri: “Çok söylemek mekrûhtur” buyurup, her sözünde sofuyu iskât etmiştir.” İşte bu mükâlemelerde bir velînin rûh-ı şerîfi ile, mü’minlerin avâmından olan bir kimsenin rûhu arasındaki fark ve mertebe zâhir olmuştur.
Sayfa 342
Alıntı
Hile.
Ehlullah vermiş işte kazancın hilesini: Çalış ve bütün dikkatini işine yönelt. Ama himmetini(bağını, amacını) asla çalışmanın sonucu olan şeye yöneltme. Belki yalnız Hakk'ın zatına yönelt. Böyle yaparsan seni bulacak olan rızık, ilim vesair seni kolaylıkla bulur. Yorulmaz ve zahmet çekmezsin. Ve Hakk'ın vahdet ve marifetinde her daim zinde kalırsın.
Tevhid.
Evet, tartışan insanlarda hâlâ enaniyet(ben, ego) vardır. Egosu olmayan insan tartışmaz. Bunu böyle bil. Velakin tartışan insanları da kendinden aşağı görme. Çünkü Hakk, o insanları dahi orada istihdam etmiş. Onlar da varlık sahasında hizmetlerini öyle yerine getiriyorlar. Madem bütün varlıklar Allah'ın isimlerinin mazharlarıdır, sen bir esma terkibine, onlar bir diğer esma terkibine mensuptur. O zaman bir zuhuru(belirimi) diğerinden ayırt etme ve tevhidi zedeleme.
Duygu ve Düşünce
2381. “O gıdâdan ve o çirkin yaradan bîzârım!..” Her kim âfiyet istedi, dünyâyı bıraktı! “Hişt”, “hişten” masdarından fiil-i mâzîdir, “bırakmak ve terk etmek” demektir. Ya’ni “O Arab atlarının yediği latîf ve muntazam gıdâdan ve netîcede de aldıkları çirkin ok yarasından bîzârım!” Her kim âfiyet istediyse dünyânın ni’metlerinden vazgeçti. Dünyânın ni’metlerinden i’râz eden kimse için hem dünyevî hem de uhrevî âfiyet vardır. Dünyevî âfiyet budur ki, bir kimse karnının ve fercinin lezzetleriyle meşgül olmazsa tıbben sahîhü’l-bünye olur. Nitekim hadîs-i şerîfde “Âdemoğlu mi’desinden daha şerli bir kap doldurmamıştır” buyrulur. Uhrevî âfiyet budur ki, dünyâ ni’metlerinden yüz çeviren kimseye âhiret ni’metleri ve râhatları teveccüh eder. Nitekim âyet-i kerîmede “وَمَنْ كَانَ يُر۪يدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ نَص۪يبٍ” (Nisâ, 4/134; Âl-i İmrân, 3/145; Şûrâ, 42/20) Ya’ni “Kim ki dünyânın sevâbını isterse ondan ona veririz ve âhirette onun için nasîb yoktur” buyrulur.
Alıntı